5/10/2009 - Folklorik Drama / Kırlangıç Hatıraları-8

“O gün, o iki arkadaşımı en son gördüğümdü. Bazıları Şener ile Bülent’i dayılarının alarak yanlarına götürdüğünü söyledi, bazıları onların yetimhaneye teslim edildiğini… Dilerim başarmışlardır.”
Şener mahalle komşumuz İsmet amcanın oğluydu. İsmet amca kamyonu ile nakliye işleri yapardı, bazen şehirlerarası çalışır, günlerce eve gelmezdi. Dayımın çok samimi arkadaşıydı. Dayımda kamyonculuk yapardı, çoğu zaman birlikte aynı şirketin nakliye işlerini tutar, aynı zamanlarda aynı işe giderlerdi. Genç kadındı Gülü teyze, güzel kadındı, tanımadık mahallelerde günlerce yalnız kalmasın diye dayım bizim oturduğumuz mahallede ev aldırmıştı onlara, komşularımız olmuşlardı. Hem İsmet amcanın kardeşi için hiçte güzel şeyler anlatılmıyordu. Mahallenin gençleri onun mahalleye girişini yasaklamıştı. Gülü teyzeyi rahatsız ettiği dedikoduları çıkmıştı bir zamanlar. İşe gittikleri zaman dayımın hanımı ve Gülü teyze ya dayımların evinde kalırlardı ya da İsmet amcaların evinde. Arada bir bize de geldikleri olurdu, bu yüzden Şener ve abisi Bülent ile samimi arkadaşlar olmuştuk. Televizyonun henüz hayatımıza girmediği güzel, temiz zamanlardandı. Büyükler köşelerine çekilip günlük, gündelik olaylardan konuşurken, biz çocuklar ya masallar anlatırdık bir birimize, ya bulmacalar sorardık, ya cinlerden-perilerden bahsederdik ya da şehir fısıltılarını anlatırdık bir birimize. Amcamın oğlu mezarlığı işaret ettiğini, parmağını ısırıp ayağının altına koymadığı için babaannemizin öldüğünü anlatmıştı birinde, abartarak! … Bir gün Tokat-Erzincan arasında bir trafik kazası haberi geldi. Mahalle sus-pus olmuştu. … Abim, babamın bize verdiği okul harçlıklarımızı biriktirerek siyah-beyaz bir futbol topu almıştı, babamın haberi yoktu. Ben topun ortağıydım, parasının içinde benimde harçlığım vardı, hatta abimin parasından daha fazla! Buna rağmen abim arkadaşları ile top oynadıkları hiçbir oyuna beni katmaz, fazla ısrar etsem tekme-tokat döverdi. Kendisini çok sevmek gibi bir zaafım olduğunun farkındaydı ve abim bu zaafımı çok iyi kullanırdı. Annem-babam onu döver ya da ağır sözler eder, incinir korkusu ile dayak yediğimi hiçbir zaman onlara söylememiştim. … Abim akşamüzeri topu damın üzerindeki otların içine sakladı, görmüştüm. Okulda topu alıp kaçacağım üzere hayaller kurdum hep, arkadaşlarıma topumuzu getireceğimi, mezarlığın yanındaki boş arsada top oynayacağımızı söyledim. Tüm çocuklar heyecanlanmıştı, yemek dahi yemeden, ailelerimize kütüphaneye gideceğimizi söyleyerek top oynamaya gidecektik. Paydos zili çalar çalmaz Zeynebi beklemeden Şener ile birlikte eve koştuk. Yolda, okula giden abimin yanından rüzgâr gibi geçtik, aldırmadık bağırmasına. Önlüğümü, çantamı odaya koyarak damın üzerinden topu alıp söz verdiğimiz yere gittim. Bazı arkadaşlarımız evlerine dahi uğramadan okul kıyafetleri ile sahaya gelmişlerdi. Adam paylaşıp top oynamaya başladık. Saatler geçmiş, hepimiz acıkmıştık, hem okul paydos olmak üzereydi, hele abim eve geldiğinde topu yerinde görmezse var ya… Bir pozisyonda ortalık karıştı. Goldü-Gol değildi diye bir süre tartıştık, kim mızıkçılık yaptı bilmiyorum, oyun sona erdi, evlerimize gidecektik. -Top nerede? Diye sordum. Gülü teyzenin oğlu Şener topun gittiği tarafı gösterdi işaret parmağı ile. Mezarlığın içine girmişti top. -Mezarlığı gösterdin… Dedi arkadaşlarımızdan biri. Şener, hemen işaret parmağını ısırıp ayağının altına koydu, gözleri yaşarıncaya kadar ezdi parmağını. -Oğlum, biz söylemeden yapmalıydın, artık sayılmaz, ailenizden biri ölecek. Şener dondu kaldı olduğu yerde. Şener’in üzüntüsü çocukları çok keyiflendirmişti, bir birlerine bakarak gülüşüyordular. Bir süre hareketsiz kaldı, sonra, o sözü diyen çocuğun boğazına sarıldı, bir eliyle boğazını sıkıp diğer eli ile öldüresiye vuruyordu. “Kimsem ölmesin… Kimsem ölmesin!” Diye bağırıyordu bir yandan. Çocuğun dayak yediğine sevinmiştim, zaten Şener’in gücü yetmezse bende Şener ile bir olup dövecektim onu. Çocuk iyi bir dayak yedikten sonra kavgayı ayırdık. Şener sakin olamıyordu. Eve doğru giderken okulun öğlenci öğrencileri için paydos zili çalıyordu. Şener, birden “Büleeeeeent… Büleeeeeent” Diye bağırarak okula doğru koşmaya başladı. Üzülmüştüm. Şener’in bağırmaktan neredeyse hançeresi yırtılacaktı. O anda o çocuğu öldüresim geldi, araya amcamın, dayımın çocukları girerek kavgamızı ayırdılar, topumu alıp Şener’in peşi sıra koşmaya başladım, ciğerlerim patlayacaktı neredeyse. Şener’i ancak okulun önünde yakalayabildim, kardeşinin ismini bağırarak öğrencilerin içinde onu arıyordu. Deli olmuştu, ağlıyordu. Nihayet Bülent’te çıktı. -Kardeşim neden bağırıyorsun? Yavaş ol biraz, beni utandırıyorsun. O, kardeşine sarılmış, ağlamaları hıçkırık halini almıştı. -Ölmeyeceksin değil mi? Ölmeyeceksin… Ölmeyeceksin… -Neden öleyim Şener, nereden çıktı bu? Ağlamaktan konuşamıyordu. Öğrenciler şaşkın bir çember oluşturmuştu etraflarında. -Ne bileyim, demin mezarlığı gösterdim parmağımla, aklıma gelmedi ki parmağımı ısırıp ayağımın altına koyayım. -Hay benim deli kardeşim dedi Bülent ve devam etti “ Sen halen bunlara inanıyor musun?” O hiçbir şey demeden kardeşinin boynuna sarılmış ağlıyordu. Ben onlara bakıyordum, içimi ezerek… … Babaları İsmet amca geçen yıl trafik kazasında ölmüştü. Gülü teyze, kardeşlerinin tüm ısrarlarına rağmen “İki çocuğumla kardeş evine sığamam” diyerek kardeşlerinin yardımını reddetmişti. Evde örgü örüyor, elişleri yaparak bunları satıyordu, bazen de evlere su taşıyordu parayla. Çok tanıdık ve samimi ailelerde arada bir yardım ediyordu. Arada bir para karşılığı ev temizliğine de gidiyordu. Çocuklarını kimselere muhtaç etmeden okutup, adam edecekti. Gülü teyze dul kaldıktan sonra, daha eşinin kırkıncı günü çıkmadan kayınbiraderi evlerine çocukları bahane ederek daha sık gidip gelmeye başlamıştı. Mahallede hiç kimse o adamdan hoşlanmıyordu ama o aile artık babasızdı, amca baba yarısıydı ve o adam onların amcasıydı, bir şey demiyordu. Bir yandan da bir kardeşin diğer bir kardeşin eşine kötü gözle bakacağına ihtimal vermiyor, bunun pis bir dedikodu olabileceğini düşünüyordu mahalleli, bir insanın bu kadar aşağılık olabileceğine inanamıyordu, biraz da bu yüzden suskun kalıyordu. … İki kardeş bir birine sarılarak çocukların oluşturduğu çemberi yarıp mahallemize doğru yürümeye başladılar. Bende arakalarınca… Bülent arada bir kardeşinin saçlarını okşayıp, yüzünden öpüyordu. Ne anlatıyordu Şener, Bülent’i böyle duygulandıran konuşma ne olabilirdi? Korkularını mı anlatıyordu, abisini nasıl sevdiğini mi? İçim acıyordu iki kardeşin o gün sergiledikleri dayanışmaya, babasızlıklarına ve içten içe korkuyordum bu çocuklar başaramayacaklar diye. Sokağın başında durdum, bahçe kapısını açıp içeri giresiye kadar baktım arkalarından. … Kendi bahçemizden içeri girer girmez abim üzerime saldırarak annemin yün çırptığı kiraz dalı ile beni dövmeye başladı. Gerekçesi hazırdı; Topu izinsiz almıştım! Sanki izin istesem verecekmiş! Top, o an için geçerli bir bahaneydi. Beni canı istediği her zaman döverdi, mutlaka bir bahane uydururdu! Ne yapmalıydım ki abim beni sevmeliydi? Bülent ile Şener’in az önceki bir birlerine sarılışları geldi aklıma. Bizimde mi babamız ölmeliydi? Babamız ölürse bizim annemizde mi evlere su taşırdı, temizliğe giderdi? Hem biz kirada oturuyorduk. Babamız ölse paramız olmazdı, ya ev sahibi Hacı amca bizi evden atsaydı? Acaba benim amcalarımda annemi rahatsız edermiydi? Çok kötü şeylerdi düşündüğüm ama abimde beni zamanlı-zamansız, sebepli-sebepsiz dövüyordu. Usanmıştım. Anneme-babama söyleye bilmiyordum dayak yediğimi, onu döverler ya da kötü söz söylerler diye korkuyordum. Ne vardı sanki Bülent’in Şener’i sevdiği gibi sevseydi abimde beni? Hem ben Şener’in abisini sevdiğinden daha çok seviyordum abimi… Başıma deyerek canımı çok kötü yakan çubuğun acısı ile düşüncelerimden sıyrılıp, kurtularak abimin elinden, mezarlığa doğru koşmaya başladım. Ne kadar mezar varsa hepsini gösterecektim işaret parmaklarımla! Peki, ölen kim olsundu? Abilerim? Allah göstermesin! Zaten iki abim ölmüş yetmez mi? Annem-Babam? Hayırrrrrrr! Küçük erkek kardeşlerim, kız kardeşlerim? Lanet olsun, nereden geliyor aklıma! Ben ölüp kurtulayım en iyisi! Keşke ev sahibimiz ölseydi, bahçede köpek saklamama izin vermiyor. Hayır, o da ölmesin. O ölürse mezarını kazmak için ağabeylerimi de çağıracaklar. Birinde ev sahibinin kardeşi öldüğünde kıştı, abilerim de gitmişti mezar kazmaya. Yerler donduğu için kazılmıyormuş ve abilerim çok üşümüşler. Hem, baharda babam kendi evimizi yaptıracak, genişçe bir bahçemiz olacak. Ben istediğim kadar köpek saklayabileceğim, kız kardeşim çok sevdiği kediyi saklar, annem tavuk saklar. Ne kadar kaldı ki bahara? En küçük dayım benim güvercinlerimi çalmıştı damdan, acaba o aileden sayılır mı? Ya sayılmazsa? Ne olacak peki? Benim de canım çok tatlı… Köprünün üzerinde iki elimim işaret parmaklarını neredeyse kıracak gibi ezerek diğer üç parmağımın altına sakladığımı fark ettim, canım yanıyordu. Ne kadar da doluydu bu mezarlık? Ne kadar çok çocuk işaret parmağı ile mezarlığı göstermiş? Ölen babaların, annelerin, kardeşlerin hepsinin günahını almış çocuklar, hepsinin ölümüne sebep olmuşlar. Keşke mezarlıklar çocukların görebilmeyeceği kadar uzakta olsaymış şehirlerden… Annem-babam, kardeşlerim geliyor aklıma, hepsi toprağın altında! Ürperiyorum! Bakışlarımı güç-bela kopartıp mezarlıktan, yüzümü mahalleye dönüp hızla evimize doğru koşuyorum. İşaret parmaklarım halen avuçlarımın içinde eziliyor. … Okullar tatil olmuştu. Mahallenin hanımları halılarını, kilimlerini faytonlara yükleyip, yıkamak için çaya gitmişler, çocukları da yanlarında. Çocuklar annelerinin gözetiminde soyunup suyun derin olmayan yerinde yüzüyorlarmış. Gülü teyzede bir komşumuzun halılarını yıkamak için çaya gitmiş. Şener, diğer çocukların aksine yüzmüyor, aklınca annesine yardım ediyormuş. Bir anlık dalgınlıktan olsa gerek akıntıya kapılarak suların içinde kaybolmuş. Annesi kendisini suyun içine atarak bata-çıka oğlunu kurtarmış, kıyıda Şener’i ayıltmışlar, ağzından çokça su akmış dışarı. Mahalleye Şener boğuldu diye haber geldi. Annem “Oyyy! Yazık yetimim, bahtı kara yetimim, şanssız Gülü, talihsiz Gülü” diye bağırarak tırnaklarını yüzüne geçirdi. Kadınlar, kendilerini döve döve çaya doğru kaçıştılar. Gülü teyze ile Şener’i gören kadınlar ikisini de kucaklayarak daha bir ağlamaya başladılar. Olayı duyan amcası faytona binerek gelmiş.”Neden yardımlarımızı kabul etmiyorsun da üç-beş kuruş için gelip el-âlemin pisini-kirlisini yıkıyorsun? Bu çocuk senin yüzünden ölse senide, aileni de yakardım” diye Gülü teyzeye sinirlenerek onu ve Şener’i faytona bindirip hastaneye götürdü. Doktor muayenesinden sonra önemli bir şeyi yok diye evlerine yollamış doktorlar. Güzelliği dillere destan olan Gülü teyzenin ıslanan elbiseleri vücuduna yapışarak hatlarını daha bir belirginleştirmişti. Şener’in telaşı olmazsa Gülü teyze katiyen bu halde hiç kimseye gözükmez, utanırdı. Şener’i divana yatıran Gülü teyze elbiselerini değiştirmek için odasına geçmiş. Bir süre sonra oda kapısının açılarak kayınbiraderinin odaya girdiğini fark etmiş. … Şener’in acı bağırtısı mahalleyi ayağa kaldırdı. Şivan koptu sokağımızda. Ses sese karıştı. Mahallenin kadınları bahçe içerisinde, sokakta deli tavuklar gibi; bağırarak, birbirlerine çarparak şuursuzca sağa-sola kaçışıyordu. Biz çocuklar ne olduğunu anlamamıştık. Ambulans sesi geldi, Polis sirenlerinin sesi… Sakinleşen kadınların bir kısmı bahçe kapısında toplandı, bir kısmı bahçe içinde; pencerenin önünde. Bibim(*), evin içinde Gülü teyzenin ayaklarını kucaklamış havada tutmaya çalışıyor. Polisler içeri girdiler. Tavanın ahşaplarına başörtüsü ile kendini asmış olan Gülü teyzenin başörtüsünü keserek aşağı indirdiler. Yüzü-gözü kandan görülmüyordu, elbiseleri baştan aşağı kana bulanmıştı. Cesedinin yanında dışarı çıkan polisin elinde bir mendil ile tuttuğu mutfak bıçağı vardı. İki adam Şener’in amcasının cansız bedenini bir battaniye içerisinde ambulansa taşıdı, her tarafından bıçaklanmış, gözleri öküzgözü gibi büyümüş, dışarı fırlamıştı. Benöyşe nene bayatı deyip ağlıyordu, Kelbayı(*) Zehre Ambulansa götürülen Gülü teyzenin gözlerini kapadı dualar okuyarak. Kelbayı Mesime ikisinin aynı ambulansa konulmasına itiraz ederek adamın cesedini ambulanstan indirttirdi. Adamın karısı kadınların içinde adeta taş kesilmiş gibi dimdik duruyordu ve yavaş sesle fısıldıyordu “Yazık oldu Gülü’ye, Muğdet zaten pezevengin biriydi.” Şener, Bülent’e sarılmış ağlıyordu. Polis Şener ile Bülent’i arabaya bindirirken benim gözlerim Şener’in işaret parmağına takılıp kalmıştı. … Yaz bitmek üzereydi, Biçin zamanıydı, Hacı amca bahçenin köşesinde tırpanlarını eğeliyordu, Ben, duvara dayatılmış tırpanların keskinliğine bakıyordum, Birde iki elimin işaret parmaklarına… …
asivemavi36 – Kırlangıç Hatıraları
Bibi : Babanın kız kardeşi Kelbayı: Şii mezhebinde dini bir makam
|
|
Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
29/8/2009 - HOŞ GELDİN YA RAMAZAN
Biliyorum okuyorsun yazılarımı ve bulutlar üzerinden gülümsüyorsun, Milli Piyangoda son beş rakamı tutturmuş gibi sevinçlisin.
Gazeteler bilmem kimin CD setlerini vermeye başladılar, Yasin-i şerifler, Kuranlar, kuran mealleri. Sosyal, kültürel, aktüel birer iletişim kurumumu yoksa birer misyoner kurumumu bunlar? Misyonerler bile bunlardan daha temiz, hiç olmazsa onlar insanların paralarını sömürmüyor.
Televizyonlar özellikle akşamları, evliyaların, enbiyaların hayat hikâyelerinin filmlerini, dizilerini oynatacak otuz gün boyunca. Garip olan, bunlar hep mazlumdurlar ve ne hikmetse hep araptırlar! Bu aylarda, bu kültürün öz insanı olan Yunus Emreler, Pir Sultanlar, Hacı Bektaşi Veliler, Hacı Bayramı Veliler ve diğerleri neredeler diye merak ederim her zamankinden daha çok. Sokaktan tuttukları ilahiyatçıları stüdyoya oturtup bize orucun hikmetlerinden dem vuracaklar, / Sanki bizler bu dine tabi değiliz, bilmiyoruz gibi./ Zavallı adamlar belki ilahiyatçı bile değiller, belki günlük 25-30 liraya stüdyo stüdyo gezen gariplerdir. Öyle ya kim kime, dum duma bir ülkede yaşıyoruz, Kimin kimsenin hiçbir şeyi araştırıp öğrenmeye niyeti yok nasıl olsa!
Sohbetler, geçmişte yaşayan, bu günü görmeyen, yarını düşünmeyen bir toplum olduğumuzdan olacak olmalı ki hep geçmiş ramazanlar üzeredir. “Ahhh… Ah! Nerede o eski ramazanlar?” Diye yakınmalar. Direkler arası, Gölge oyunları, Meddahlar v.s… v.s… Hani telefon etsen yapımcısına ve telefonunu bağlasalar. Desen ki “Bre deyyus! Madem bu erkin var elinde, hangi gün bu kültürü yaşatmak adına bir program yaptın?” /Hoş ben hiçbir veledin anne-babasının elinden tutup, sevinerek Hacivat-Karagöz izlemeye gideceğini veya TV lerde onlar üzre çekilmiş görselleri izleyeceğini zannetmiyorum ya, bu da ayrı bir mesele./
Belli bir yaşa gelmişiz hepimiz, geçmişin ramazanlarından ne hatırlıyoruz acaba? Ben şahsen hiçbir halt hatırlamıyorum. Tek hatırladığım fırının önünde pide kuyruğuna girmekti, Birde iftar saatlerine yakın sokağın başına dikilip minare ışıklarının yanmasını ve imamın ezan okumasını beklemekti. Sonrasında koşarak oruç tutan aile bireylerine haber vermek v.s. Kendimi bildim bileli bu böyleydi. Şimdi TV de yirmi küsur yaşındaki çıtır hayıflanıyor “Ahhh… Ah! Nerede o eski ramazanlar?” Diyimmi yerini eski ramazanların? Ha? Neyse… Ayıp... … Neyse… Birde iftar menülerine acayip kıl oluyorum! Dünyadan bi habermisiniz mallar! Emekliye aylık on lira, memura yüzde iki, asgari ücretliye yüzde dört zam yapıldığını daha dün haber yapan siz değimliydiniz embesiller! Geçen gece bir embesil Trabzon uzun gölde tavada alabalık tarifi verdi, Bir başka embesil bilmem hangi otelin iftar menüsünü gösterdi, Bir başkası sağlıklı iftar ve sahur menülerini gösterdi ve sıkı olaraktan tembihledi “Sakın ola ki ağır, yağlı ve etli yemekler yemeyin. Kurutulmuş domates, kaymak, bal, peynir, reçel ve süt ağıtlıklı olarak beslenin” Ooooldu, baş üste! Hatta buyur halkın sofrasına sende konuk ol labunya! Gel de bunlara gün yüzü görmemiş küfür repertuarından seçmeler sunma? La pzvnk! Daha dün mısır çarşısında pahalılıktan kopan kıyameti, Pazaryerlerinde çürük sebze toplayan kadınları haber yapıp bize gösteren sen değilmiydin? Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diye sormazlarmı adama deyyus! ... İftar çadırları bir de… Ben hiçbir iftar çadırında orucunu açmaya gelen yoksul insan görmedim. Gören varsa beri gelsin alnından öpecem. Yoksulun, yoksulluğu boyunca onurlu olduğunu bilmeyen takiyeci güruh! Sözde sevap kazanarak sahte maneviyatınıza mastürbasyon yaptırdığınızın farkındamısınız? Hele belediye başkanları! Özellikle İstanbul ve Ankara ve bazı Büyükşehirlerde yetmiş küsur milyon insanın parası ile kendi adınıza hayır-hasenat işliyorsunuz! Orucun gösteriş ve riyadan uzak bir ibadet olduğunu unuttuğunuzu veya bunu bilmediğinizi hiç zannetmiyorum. Siz olsa olsa cehennemin ipoteğinde olan ruhlarınıza terapi uyguluyorsunuz, vicdanlarınızı kirli sularda durultmaya çalıştığınızın sizlerde farkındasınız ve her seferinde daha da kirlettiğinizin! … Devlet büyüğümüz, agresif sayınımız her gece bir gecekonduya iftara konuk oluyor. Hiç sebebini araştırdınız mı neden? Hıııı? Bilemediniz değil mi? Muhtelif rivayetlere kanmayın lütfen. Söyleyeyim efendim. Kursağından hiç değilse senede birkaç gün olsun helal lokma geçsin diyedir. … Çankaya belediyesi sahurda davul çalmayı belediye meclisi kararı ile yasaklamış. Bomba haber! Flaş haber olarak geldi ekranlarımıza! O davulun tokmağını alıp o kararı bize haber olarak hazırlayan muhabirin, O televizyonun sorumlu haber müdürünün, Ve dahi o haberi sunan spikerin ……….. Kafasına kafasına vurmak lazım ya… Neyse!
En azından o belediye meclisi görev yaptığı sürece Çankaya’da oturmak isterdim, bravo başkana ve o kararı alan meclise. Teşekkürler. Davulcular yüzünden kaç kez cinnet geçirdiğimi gelin bana sorun. Belki de oruçlu insanların bu denli gergin olmalarının sebebi davulculardır. Çankaya’da oturan ve bu ramazan ayını davulsuz geçiren insanların ne kadar stresli olup olmadıklarını izlemekte fayda var. /Bu güzel bir tez konusu olabilir, sosyal bölüm okuyan üniversiteli arkadaşların dikkatine sunayım bu fikrimi de./ … Ahanda davulcu girdi sokağa, Ben davulcuyu öldürmeye gidiyorum, Mahpustan çıkanda görüşürüz.
NOT: Oruçluyken çiy pirinç, kağıt, pamuk ve çakıl taşı yemek orucu bozarmış haberiniz olsun.
|
|
Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
19/8/2009 - Yolun Açık Olsun Dostum...
 Oğul tadında mektuplar yazamadıysam kızma bana...
Yolun Açık Olsun Dostum, Soranlara Selam Söyle... ... Bazen öyle anlar olur ki dil tutulur, Öyle bir an bu an... İki kez yetim kaldım, çok kötü bir duyguydu. Artık bitti demiştim, Artık yetim kalmak yok diye bilmiştim güzel adam. 2005 yılıydı, Blogda bir çocuk yüreği ile tanışmıştım, Bir adam ile, Bir baba ile; Senin ile, Halis Abi ile... ... Bu gün hiç bir şey yazasım yok, Bu gün susasım var, Bu gün kaçıp saklanasım bir yerlere... Bu gün gözlerimi kör, Dilimi lal, Kulaklarımı sağır edesim var... ... Bu gün, Öğlen namazında...
"Merhumu iyi bilirdik" ... Sonra? Unutulacağını mı zannediyorsun? Kolay şey mi "BABA" diyebilmek bir adama? ... Yazıyı henüz eklemiyorum babacığım, Şimdilik bu kadar. Ama unutma, bizim Baba-Oğul ilişkimiz dün saat 16:05 te bitmedi. Farklı bir mekana, Farklı bir boyuta gidiyorsun. Yolun açık olsun dememe gerek var mı bilmem, Ben desem de, demesem de senin yolun her zaman açıktır, Aydınlıktır, Masmavidir... ... Güle güle, Güllerle, Yıldızlarla babacığım. Soranlara selam söyle...
|
|
Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
27/5/2009 - UÇURUM

Kelime sustu.
Kız sustu. Bakındılar birbirlerine. “Sen hep oradaydın” dedi kız. “ Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu Şu; Samanyolu, hani avuçlarından dökülen Kum taneleri var ya, onlardan birindeyim Yeni bir yolculuğa çıkıyorum, kar yağıyor Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum…” Kelimenin başı önde. Hiç konuşmamıştı ki. Ne söylemiş olursa olsun kız, bir hayat dahi olsa kızın dudaklarında, susardı kelime. Hep susardı. Ve hep sustu. Uçurum kenarında dururdu kız. Orda doğduğuna inanırdı. Kopamazdı bu yüzden öz vatanından. Bir yere gitmesi gerekse toplar uçurumunu öyle giderdi. Sağlamdı bastığı yer, düşmesi imkânsız. Çünkü tam ayağının altındaydı kelime. Düşmesinin önünde, engelinde. Ve sussa da kelime, anlaşırlardı. Kız hep konuşturmak isterdi kelimeyi; ama kelimenin sakatlığı dilinden diye kandırırdı ısrarını. Uzun uzun konuşur, her konuşmasının sonunda ona danışırdı. Gülüp haline devam ederdi cümlelerine. En çok kelimeye adını sorduğunda kızmıştı kız. “Dönüşen ve suya düşen sorular soruyorsun Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı Kötü bir anlatıcıyım oysa ben Ve ne zaman birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahcup. Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için” Çünkü cevap aynı sessizlikti. Adını bile söylemezken niye uçurumla aramdaki boşluktasın, niye engelsin diye kaç kez bağırmıştı kelimenin yüzüne avazı çıktığı kadar. Ama aynı renkti kelimenin susmasındaki ton. “Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tanıdık Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada…” Bir gün canı çok sıkkın, bir heykel gibi kıpırtısız duruyordu kız. Kelime korktu halinden. Soramadı da, ayağının altında kımıldadı biraz. Anladı kız. “Niye merak ediyorsun ki, sana ne benden?” dedi. Üzüldü kelime. “Boşluktayım” dedi kız. “Bir adım kara. Kendime baktıkça körlüğüm artıyor. Nerdeyim, Niye buradayım, Kimim ya da? Sevdiğimi zannettiklerimin yalanlarıyla yanmak ve yanmak. Yoruldum. Yoruldum kimliksizliğimden ve kimliksizliğimin bedelinden. Eceli yok mudur bu kimliksizliğin” Diye ekledi. Sesi kısıktı. Gözünde içindeki yangın için çırpınan yaşlar. Kelime kıvrandı. Gülümsedi kız. “Üzülme” dedi,” biliyorum konuşamıyorsun ama yine de üzülme. Ama beklide” dedi sonra sesini yükselterek ve ani bir hareketle. “Uçurum çözüm olur… Evet, evet uçurum çözüm olur. En iyisi bu, sen de kurtulursun yükümden.” Büyük bir dehşet kapladı kelimenin içini. Aldırmadı kız, devam etti. Hayır, hayır der gibiydi kelimenin kıvranışı. “Seni hep sevdim” dedi kız, aramızda sürekli bir sessizlik olmuş olsa da. Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan Uçuruma doğru yöneldi. Kelimeden bir an bir ses duyuldu; “Dur!” Kız şaşırdı. Durdu ama durmuş olsa da düşmesi devam etti. Anlamadı önce, sonra fark etti ayağının altındaki boşluğu. Kelime konuştuğu an kaydı ayağı. Düşüyordu ama yine de yüzünde kocaman bir gülücük vardı. Kelime hıçkırıklarla bağırıyordu “Hayırrrrr!” Kız, “Üzülme” dedi düşerken, “Üzülme ve söylesene adın neydi?” Kelime donuk ve acı bir sesle “Gerçek” dedi. … Sonra uzun boylu “Sus” lar girdi araya. … Ve sonra yorgun, yaşlı mevsimlerin arasından bir gerçek yeşertti kelime. Bir ateş böceği ışıldadı, Bir tohum kıpırdadı, Bir yaprak… “Buradayım” diye bağırdı dibine uçurumun. “Buradayım” Tüm gerçeklerin yalan olduğu yerdeydi akrep ve yelkovan. Tüm kulakların sağır olduğu… “Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada Esirgeyensin bağışlayansın, biat ediyorum. Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil” *** Zaman ben/d/im; Öncesiz ve sonrasız. Aşktı diğer adım, Diğer adım acı, En çokta susarak vurur/d/um. Sonunda sen beni vurdun; Dayayıp yürek çatıma ayrılığı… *** Yıldızları sıyırıp attım gece/m/den, Karaya boyadım mavisini; Mil çekip gözlerime. Dilime bıçak attım. Bir daha aşka dair hiçbir şey konuşmayacağım, Hiçbir şey söylemeyeceğim, Konuşmazsan eğer çocuk! *** Susma çocuk, Konuş… Konuş ve anlat bana Nasıl unutulursun sen? Anlat ve öğret bana, Acemisiyim seni unutmaların, Sana kadar, Sen gelesiye kadar benim hiç senim olmamıştı ki. Susma çocuk! Anlat, Bir şeyler söyle çocuk, Eskisi gibi. Rum evlerini anlat mesela, Mesela takaları anlat bana, Yaylalara çıkan o tozaklı yolları, Karadeniz’ide anlatabilirsin çocuk, Batum’dan Kefken’e kadar. Arada Sümela’yı atlama sakın, alınırım sana; Küserim. Bilirsin çocuk sen anlattığında sevmiştim seni, Anlattıkların kadar deli sevmiştim. Şimdi yine anlat bir şeyler Adını aşk koyayım yeniden, Adını gerçek… Ve Aç kulaklarını, Duy beni, Buradayım… Senin uçurumunda çocuk… *** Sen bakma Ahmet Telli’ye Yalandan söylüyor o, Belki sana kızgınlığından. Aslında; Çocuksun sen, Ve bu dünya tam sana göre Ve Ben Kim adres sorarsa sorsun, silahıma davranmadım hiç. Sor çocuk Beni eskiden yorduğun gibi Yine yor…
|
|
Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/5/2009 - Halis Abime...

SEVGİLİ HALİS ABİM
Aslında bloğa bir süre daha dönmeyecektim, sebebini mailde ablama anlatmıştım. O kötü haberi aldığımda berber koltuğundaydım. /Hayatta en sinir olduğum şey berber koltuğu ve dişçi koltuğudur./ Her zaman bir bahane arar, işimin çabuk bitirilmesini isterim. Hatta saç traşımı yarım bıraktırdığım çok olmuştur. O gün, sen telefon ettiğinde berber koltuğunu bırakıp kalkışım asla bir kaçış değildi, bir bahanede değildi. “Hastayım” dediğini anımsıyorum, radyoterapi, kemoterapi v.s. Sonra neden öyküm ablamı istedim telefona onu da bilmiyorum. Ablamın sanki ben üzülmeyeyim için, rahatlayayım için yumuşak, sevecen sesi. Sonra göğsüme bir yumruk olup tıkanan nefesim. Sonrası alışkanlık galiba ya da; İnsanın zorluklar, çaresizlikler karşısında baş eğmesi… Belli aralıklarla devamlı arıyorum, çoğu zaman telefonun kapalı oluyor. Her zaman aramayışımın nedeni ise telefondan uzak durmanı istediğimdendir. Birkaç arkadaşıma söyledim rahatsız olduğunu. Hepsi üzüldü ve hepside sizin hakkınızda güzel şeyler söylediler, iyi dileklerde bulundular… Bu gün buradan rahatsız olduğunu arkadaşlarıma duyurmayı düşündüm ve kusura bakma ama telefon numaranı da yazacağım babacığım. Belki arkadaşlarım aramak ister ya da bir mesaj çeker. Buraya ilk geldiğimi hatırlıyorum, Blogları okuduğumu, İçlerinden bazı blogda takılı kaldığımı, Bu bloglardan ikisinin senin ve ablamın blogu olduğunu, Kolay arkadaş eklemezliğine rağmen beni arkadaş olarak kabul ettiğini, Bana methedici sözler yazarak beni motive ettiğini, Yorum konusunda kimselere uğramazken, kimselere not düşmezken bana o güzel kelimelerinden yorumlar düştüğünü, Ve dahi gizli-saklı gelip yazılarımı okuduğunu, Sonradan yazılarımı kopyalayıp benim yazılarım için bir dosya oluşturduğunu… “Bu adam benim babam” Demiştim… Ki… ben, kimseye ağzımı doldurup “Baba” diyebileceğimi hiç beklemezdim kendimden. Aklıma geldi… Sahi biz kaç kişiydik baba? Arkadaşlar geldi, Arkadaşlar gitti… Arkadaş listeme batkımda… Eski, çok eski arkadaşlarımızdan… Sen /halisabi/, ablam/oykum57/, hazanmevsimi, Polyanna, Sedencik, mutfaksolisti, yeğen /egeden/, bethesna, eylemce, oya, ozgan, yust, sabahyıldızı, jadore, moongul/yeterböcek/, /deli kızımız/ baharla… /Hoş bunların bir kısmı yazmayı bıraktı ya… Ben yinede kıyıp silemiyorum ve bir gün dönerler umuduyla bekliyorum./ /Elbette listemize aldığımız arkadaşlarımızın hepsi değerli ve güzel insanlar, sonradan arkadaşım olan diğer arkadaşlar lütfen kusura bakmasınlar, ben burada ilk blog arkadaşlarımızı yazdım./ Demem o ki babacığım O zaman bu blogda bir aile havası egemendi, tahsilimiz, birikimimiz ne olur olsun. Metropol insanı ya da taşra insanı olalım, güzel şeyler paylaşıyorduk. Tam anlamında olmasa bile bir entelektüellik vardı, bir nezihlik vardı. Ve güzel şeyler paylaşıyorduk. Ben hiç yalnız kalmayacağımıza inanıyordum, bir aile olabileceğimize, bu birlikteliğin ömür boyu süreceğine, bir birimizin iyi ya da kötü günlerinde hep bir birimizin yanında olabileceğimize inanmıştım… Kimilerimiz gitti, kimilerimiz kaldı ve bizler birkaç kişi inatla kalmaya devam ediyoruz… Ne mutlu bize… Gidenleri terk ettiğimiz için birazda buruğum işin doğrusu. Hani der ya şair “Kalandır aslında terk eden” Keşke o arkadaşlarımız ve o arkadaşlığımız devam etseydi ve hepimiz birden gelip seni ziyaret edebilseydik…

Üstteki resim… Görüyorsun değilmi o çınar ağacını babacığım. Ben onun adını “Yaşama Sevinci” koymuşum. Bir dere yatağında. O dereden kış ve bahar aylarında öyle deli bir su akar ki anlatamam. Beş yüz-altı yüz metre kadar aşağısındaki köprüyü boğup geçer. Sel öyle kayaları çarpar ki gövdesine; Tartayım desen kantarları parçalar. O çınar inatla ve korkunç bir sabırla yaşamaya devam eder. İlk gördüğümde o çınarı dere yatağında yapayalnızdı. Her sene birileri inatla dallarını koparır, birileri gövdesinin yanında ateş yakar. Ama o yinede her bir yerinden tomurcuklar atar, sürgünler sürer, filizler yetiştirir; Yaşam fışkırır her bir yanından. Her bahar yanında zakkumlar, cevizler, söğütler yetişir ama ilk taşkında hiç biri dayanamaz, zor karşısında kendilerini yığıp giderler… O çınarın; “Yaşama sevinci” min yaşamaya karşı kararlılığına hayranım. Çoğu zaman işim olmazsa bile yolumu oradan geçirtir, gider onu görürüm ve “Budur” Derim… “Yaşam budur, bu kadar tatlı, bu kadar mücadele gerektiren bir olgu” Gerçekten saygıyı gerektirecek bir mücadele onunkisi ve dünyadan alacağını sonuna kadar almadan gitmeye niyeti yok… Çok kararlı… Unutmadan bunu da söyleyeyim. O ağaç var ya, onun bir tarafında bir çınarcık daha büyüyor. “Yaşama sevinci” sırtını suya vermiş, siper olmuş o ağacı taşkınlardan koruyor… Yani babacığım, sen anlarsın ne demek istediğimi. Ben bu yıl o ağacı rutinimin dışına çıkarak evvelisi gün bir kez daha ziyaret ettim ve resmini çektim. Senden ne istiyorum biliyormusun babacığım? Sen çınar olduğunu hatırla lütfen… Seni seviyoruz. Geçmiş olsun sevgili babacığım.
NOT: Sevgili arkadaşlar. Blog arkadaşlarımızdan sevgili halisabi'miz bir hastalıkla mücadele veriyor ve ben bu mücadele sırasında halisabi'nin yanında yer almamız gerekliliğine inanıyorum. İsteyen arkadaşlar www.blogcu.com/halisabi bloguna mesaj yazabilir, isteyen arkadaşlar yorum kısmına yazarak bende telefon numarasını alabilir... Şimdiden hepinize teşekkürler ediyorum...
|
|
Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/3/2009 - şiir / birde memleketim dilince...
Darıxdım… sebebi var, sebebi yox… hava gözel, göy mas mavi... spil daqından ilaheler mene baxıllar yem yeshil baxıllar zeytun zeytun baxıllar iyde iyde, ıxlamur birde, birde kiraz, shefdeli, ne meyva varsa... çiçeklerincek... alça çiçeklerincek / ahı kimseni tutmuyub helelik / pembe badem çiçeklerincek... sede ve tekce anamın adını düz dediyi çoban yasdıxlarıncak /burada papatya deyiler adına/ onun ahıda kimseni tutmuyub daha, telesiremki meni tutsun ahları, bahar qurtarmadan, yay gelmeden/ ve cümle çiçeklerce baxıllar o mistik, antik dağdan ve men qorxuramki tanrıların qezabına gelem. qorxuramki seni elimden alalar.
/siz bilmezsiz zeus'u... nerde gözel xanım varsa ve gözel tanrıça hamı ona aiddir! pis bir tanrıdır vesselam! insafsız!/ ... darıxıram niye, kim üçün bilmeden... belki bilirem, yox bilmirem deye qandırım hamıyı, kimse incimesin, getmesin kimse / ki o kimseler menim zamansız ağaran saçlarıma qonan kelebekdiler her vaxd ve men nefes alıb vermenem ki ürkmesinler/ hava gözel... dağa vururam özümü, başım göyde bir terefim gece mavisi deniz, bash ımın üsdü mavi göy ve bir terefim yem yeshil... cennet... *** torpaqı görmür helelik gözüm tezden bir duran qelbimin inadına... hava gözel, men darıxıram.... o shair gelir yadıma... "meni bu gözel havalar mahveledi, bu havada ayrıldım evkaftaki memuriyetimden" meni bu gözel havalar... susum en eyisi... hava gözel, arxadashlar piç, ama rakı bardağında balıq olmax menim xercim deyil... onu Orhan Veli bacarar… men susum en eyisi gözlerimi umub seni fikirleshim *** sen daha gelmedin...
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/3/2009 - Seni bu gün biraz daha çok seviyorum...

BU GÜN 8 MART
… “Ellerini sevmişim en çok, Ellerindeki ter ve mürekkep kokusunu - Parfümlerin ve bilgisayarların inadına - İnadına modern zamanların.” …
Birkaç dal sümbül var bahçemde, sana sakladım.
Birkaç dal nergis. Lale zamanı değil, Badem çiçekleri patlamış, bilirsin çok deli pembe olur çoğu. Bir dalda badem kıracağım, en dolusunu. Sardunyaya kıyamam bilirsin, ama yinede belli olmaz. Sahi erik ağacından da kopartabilirim bir dal, o da açmış ve mis gibi kokuyor. Biraz fazlaca sıska kaldı bu sene papatyalar, Ve adını bilmediğim mor ve sarı çiçekler… - Keşke ıhlamurlar ve iğdelerde bu ayda açsalardı çiçeklerini… Portakallar, Limonlar… /Kimi erken, Kimi geç... - bizim gibi.-/ - Erguvan dallarından da kıracağım bolca. Sonra bir saksı… İçine yağmur suyu dolduracağım. Geçen yıl bahçe duvarına koymuştum saksıyı, bir ufak kız çocuğu alıp gitmişti. Sendin o. Bende ben değildim, bende o kızın çağlarında bir çocuk… Gözlerimi yumup öylece kalmıştım, Deli gibi gülerek kendi kendime… … Bu yıl çocuk parkına bırakacağım saksıyı haberin olsun. Diliyorum sen erken gelip alırsın. Burada yağmur var ve birkaç gün daha devam edecekmiş ve bilirsin bende bir alışkanlık var, ne zaman bulutlar sen taraftan gelse ve ne zaman yağmur olsa o bulutlar, ben şemsiyemi almam yanıma. Bu hafta rüzgâr hep senden yana esti. Bu haftada bulutlar doluydu hep, Bu haftada yağdı senide ıslatan yağmur ve benim bademciklerim geldi… Anlıyorsun değilmi? … Seni seviyorum Seni seviyorum Seni seviyorum Seni seviyorum … İptal ettim randevumu, biraz daha kalmaya karar verdim, Sana geliyorum. Kutlu ol canım…
|
|
Yorum (24) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/1/2009 - 03:41 Saçmalamaları
 03:41 SAÇMALAMALARI Kaç gece jilet attım kendime biliyormusun? Kaç gece kanattım gölgemi? —Yine girme laf arasına, yine gece ve gölge tezatını vurma yüzüme! Farzetki ay ışığıdır, farzetki kartpostallardaki o sokak lambasının altındayım. Belkim ben geceye gündüz, gündüze gece diyorum… Hani her zaman terstim ya? Sen öyle derdin ya hani… Hadi merağını gidereyim. Diyeceksin ki “Kanayan gölge” ve sonuna kocaman o eciş bücüş soru işaretlerinden ekleyeceksin. İtiraf edeyim, gölge kanamaz. Ama seninde ironiyi anlaman lazım gelmez mi? — Bozdun şiirimi. Zaten arada bir gelen ilham çekip gitti. Sahi bu ilham da amma kıskanç olmuş, sanırım bana karşı bir şeyler hissediyor. Aptalım bilmez ki ben sadece seni seviyorum. —Evet, haklısın ilhame olsun ismi. Sana gelirse ismi ilham olsun kabul. Ya kabul kabul olmasına ama bu ilham, ilhame ya da... Biseksüel gibi bir şey oldu, bizi bozmasın? Bi dakka ya bi dakka… Pis bir pozisyonda hissettim kendimi, bir an için kirlenmiş sandım pezevenklik gibi bir şey bu, sana gelirse ilham, bana gelirse ilhame. N’oluyo bize ya? Aha imla kılavuzu girdi araya pezevenk argo ya da kaba sözcükmüş… Çüş yani imla kılavuzu çüşşşş… Bilmiyorduk, sayende öğrenmiş olduk! Bir an için seni kıvırcık saçlı, kazma dişli, kemik çerçevelerin altında pörtlek gözlü, eli cetvelli yatılı okul öğretmenleri gibi hissettim. Zırt pırt girme araya, benim imla kuralları ile aram hoş değil böyle giderse olmayacakta.—
Nereden bulur bu şairler bu acaip güzel sözleri ? —imla kılavuzu yine iş başında! Acaip değil acayip yazacakmışım. Yahu sana ne? Belki ben harften tasarruf edecem /edecemde olduğu gibi. Edeceğim değil edecem gibi. Seni artık dinlemiyecem imla kılavuzu, istediğin kadar kızartabilirsin kelimelerin altını senin inadına daha bir devirecem cümleleri. Devirecem işte, hoşuma gidiyor cümlelerin altında kuralların ırzına geçmek. İtirazın varmı imla kılavuzu? /sessizlik, demek ki yokmuş/ Arz ederim efendim...—
Nerede kalmıştık? Ha… Evet, nereden bulur şairler bu acaip ve güzel sözleri? “En fazla sonbahar otellerinde Üniversiteli bir kız uykusu bulmak” Demiş Attila İlhan “Sen benim hiçbir şeyimsin” Şiirinde. Bu gece bu şiiri konuşalım ve sen bana hiçbir şey söyleme olur mu? Hayır… Hayır, ben senin kulağına “Ben sana mecburum” şiirini fısıldamayı çok seviyorum, bu şiir romantik olmaz. Hem ben sana hiçbir şey söyleme demedim mi? Girme araya. Tamam… Asma suratını okuyayım sana o şiiri.
SEN BENİM HİÇBİR ŞEYİMSİN Sen benim hiçbir şeyimsin Yazdıklarımdan çok daha az Hiç kimse misin bilmem ki nesin Lüzumundan fazla beyaz Sen benim hiçbir şeyimsin Varlığın yokluğun anlaşılmaz Galiba eski liman üzerindesin Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak Dudaklarınla cama çizdiğin En fazla sonbahar otellerinde Üniversiteli bir kız uykusu bulmak Yalnızlığı öldüresiye çirkin Sabaha karşı öldüresiye korkak Kulağı çabucak telefon zillerinde Sen benim hiçbir şeyimsin Hiçbir sevişmek yaşamışlığım Henüz boş bir roman sahifesinde Hiç kimse misin bilmem ki nesin Ne çok çığlıkların silemediği Zaten yok bir tren penceresinde Sen benim hiçbir şeyimsin Yabancı bir şarkı gibi yarım Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak Hiç kimse misin bilmem ki nesin Uykumun arasında çağırdığım Çocukluk sesimle ağlayarak Sen benim hiçbir şeyimsin *** Sen benim hiçbir şeyimsin demiş ya ona takılma lütfen sen benim çok şeyimsin. N’oldu, ağlıyormusun? Ben sen ağlayasın diye okumadım ki o şiiri. Hem ben sana şiir yazacaktım gelip girdin araya kelimelerime çattın be delisi. Ne güzel kendi şiirimi yazacaktım bunca zamandan sonra. Niye sustun? Ya ben hiçbir şey söyleme derken sus demedim ki… O anlamda demedim gerçekten… Hadi ama… Lütfen… Kim senin adını SUS-tun koydu? Ben üşüdüğümde sen ısıtacaktın beni, Acıksam doyuracaktın, Ağlasam güldürecektin hani… Benim suskunluğum senin konuşmanı gerektirmiyor muydu bu durumda? … … Anlaşıldı canım. Arada bir çık ortaya kafamı allak bullak et sonra sus… Bu gece en şiir yazacağım anda olduğu gibi… Hadi git canım… Hadi git… Şehrin ışıklarını söndür giderken… İyi yaşamalar canım… İyi yaşamalar. Ve beni unutma Ve halâ duruyorsa yeşil elbisen… … Belki şehre bir film gelir bellimi olur? Varsın çalınmış olsun tüm sinemaları. Hadi git beni fazla bekletme Hadi git ben türkü dinliyecem… “Bu nasıl kuş imiş yuva yapmamış, Yaptığı yuvayı tamam etmemiş.” *** Bırak kalsın şehrin ışıkları, Sen benim gözlerimi kapat… … “Her şeyi alıp gittin, Biten bu sevdadan Bir ölüm düştü payıma… Oysa son bahardır Oysa her yan sarı İçerimde engerek dişi Kırmızı cam parçaları…” asivemavi36
|
|
Yorum (22) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/12/2008 - Usta Beni Öldürme

USTA BENİ ÖLDÜRME
“…Yılan ağzından çıkıp ta geliyorum, Boğulmaktan kurtulup ağular içinde… Ağıtları, Zılgıtları susturup biraz daha… Biraz daha zaman çaldım tanrıdan Biraz daha sevebilmek için seni…” *** Niye böyle ustam? Ben ki senin mahpushaneni sevmişken, Ben ki gönüllü müebbedinken, Ben ki infazına sevinçle, çocuk telaşıyla çığlık çığlığa gelmişken. Sendeki af, Bendeki firar dürtüsü neydi be ustam? Tel örgülerinde açan güllerim, Ya onların öksüzlüğünün suçu hangimizde ustam? Kapını aç, Kelepçelerimi, Prangalarımı hazır et, En soğuk, En karanlık, En kuytu hücrene at beni… Ne kuş görmek isterim, Ne güneş, Ne de bir parça mavi. Esmese de olur rüzgâr, Uçurtmam olmasın ne gam be ustam? Sade senin için olmak varmış, Sade sana ait olmak, hiç kimseye paylaştırmadan kendimi… Bir söğüt olmak mesela ustam bir söğüt Susuz, topraksız… Dallı budaklı, Kökleri havada asılı bir söğüt Ve hiçbir kuşu kondurmadan üstüme… -Kondurmadım ustam… Senden başka… Her gülüşü nasıl yasak kıldıysam yüzüme işte öyle ustam Hiçbir davete dönüp bakmadan Kısır tuttum yüreğimi sen yokken, İğdişli idi sevdam…- /Çınar ağacı deme, o kadar uzun yaşamaya ne ben niyetliyim ustam ne yazgımı yazan zat. Söğüt yetişir, artar bile… Hem senin narinliğine başka hangi ağaç yakışır ki? Hadi gel, her bir dalını güzel tuttum, her bir dalını temiz… Geleceğin yollara bahar sermişim ustam… Hadi… Bir daha, hiç dönmemek üzere… Hadi be ustam…/ Ya da ne bileyim bir bulut olmak Dokunmadan hiç kimseye Ve hiçbir yere Tertemiz sana yağmak Kana kana kandırmak seni bana Doyurmak… Bana kurak sakladın mı kendini ustam? *** Şimdi atıyorum kendimi sana doğru Arınıp her şeyimden, Anadan üryan, yalın bir yürek… Hani kayıp gitmiştim ya İşte öyle kayıp geliyorum yeniden sana doğru… İpleri, Merdivenleri, Halkaları, Fileleri es geçiyorum… ……………… Uzan biraz daha ……………… Usta beni öldürme… Asivemavi36/Feridun
|
|
Yorum (16) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
14/12/2008 - Bu incecik bir veda havasıdır
 Uzun zamandır direniyorum.
Ne gideceğim belli ne kalacağım. Hiç kimseye hiçbir şey demedim, paylaşmadım kimseyle. Demet Akbağ’ın “Sen hiç ateşböceği gördün mü?” adlı oyununu izleyeniniz oldu mu? O oyunda “insanın iç acılarının toplamı” diye bir söz geçer. Beni oyun ve oyunun isminden daha çok o kelime etkilemiştir. Ne zamandan beridir iç acılarımı hesaplıyorum. Ne kadarda biriktirmişim meğer, ne kadar alacaklıymışım hayattan. Ve ne kadar çok genim varmış benim, derecelerini hiçbir açıölçerin ölçemeyeceği... İçi tıka basa irin dolu genlerim… Niye böyle oldum? Ki ben her şartta gülmeyi başarabilmişim diye düşünürken kendime oyun mu oynuyormuşum? Kendimi kandırıyormuymuşum? Niye böyle? Niye? Uzun zamandır düşünüyorum. Uzun zamandır kendimi toparlıyorum; gezdiğimiz o kentlerdeki çocukluğumu, büyüdüğümü, arkadaşlarımı, sevdiğim kızları… Anca toparladım ve bir zamandır durup onlara bakıyorum. Silik, sıradan bir yaşantı diye biliyordum ama ne fırtınalar varmış. Acaba diyorum bu yorgunluk o fırtınadan mı kaldı? O ufacık yaraların iyileşmediğimi? Demek ki tükürceğimizi sürünce geçmiyormuş, demek ki içe atıyormuş, demek ki sakla yaranı gelir zamanı imiş… *** Kaç zamandır size gelemiyorum. Bu hafta sonunu size ayırmıştım, hepinizin yazılarına, sayfalarına birer gülümseyiş bırakacaktım, birer dost öpüşü… Niye bilmiyorum ilk önce “eylemce” nin sayfasına gittim… Böyle bir yazı vardı… “Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Don Kişotlar 'a, ateş hırsızlarına, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya…” Kazım Koyuncu Ve bir yorum bıraktım. “selam sıcaklığındaki çocuk kül rengi bir sabahı bırakıp penceremizin dışına” diye… Güldüm sonra… Sonra kaç kül rengi sabahım olmuş onları saydım. /Ben bu kavanozda bilyelerimi biriktirirdim oysa/ Kim penceresini açtığında benim bıraktığım kül rengi sabahı sahiplenir benim gibi, kim yığar isim be isim? Hem ben kime selam sıcaklığında olabilmişim? *** Annesinin elinden kopup kırlara koşan bir çocuk oluyorum birden, tepeden tırnağa sarıya boyanıyorum, kırmızıya, beyaza, eflatuna…Ona koşuyorum tekrardan elini tutuyorum, diğer elimde çiçekler… Çiğdem diyor, gelincik, çoban yastığı, benöyşe… “anne… papatya ve menekşe” gülüyor… Birden elimi bırakıyor “Burada beni bekle, gelip seni alacağım” diyor… Kendimden geçmişim, ter içindeyim bir çift kocaman kanat esintisi… Annem başucumda yanan mumu söndürerek gidiyor tekrar… Gelişini bilmediğim gidişler, kaçıncısı olduğunu da bilmiyorum. *** Sayfalarınıza gelemiyorum. “Nilce” ye yaz demiştik… Ne kadar da kolay gelmişti. Ne kadar haklı imiş kendine küsmekle, yazamamakla. Demek ki başa gelmeyince bilinmiyormuş... Nerede acaba şimdi? Şimdi ne yapıyor? İyimi? Gelemiyorum, yazamıyorum… Bağışlayın… Ki ben yorulmazdım hiç sizi okumaktan, her birinizden değişik lezzet. Ne yalan söyleyeyim bazı yazılar benim için pırasa yemeği gibiydi / yada tarhana / Yutkunuyordum… ama yinede çok ama çok güzel yapmıştınız. En lezzetli pırasa ve en lezzetli tarhanalardı, ben bildiklerimden değildi Bu arada dayılarımdan birinin pırasayı tereyağlı yaptırdığınıda belirteyim.
*** Halen sayfalarınıza gelebilme ihtimalim var ama çok duygusal anımdayım, değil sayfanıza gelmek adınız aklıma geldiğinde bile gözlerim doluyor gerçekten… Ben dualara inanmam. Çünkü benim tanrım kul sözüne bakmaz Yarın sabah tüm iyi dileklerinizi yanıma alarak gidiyorum… Ve en yakın zamanda dönüp bu yazıyı yayından kaldırmayı çok ama çok istiyorum… Hepinizi çok seviyorum… Hoş kalın… Şimdilik / Bence – temennimce/
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Sadece sen...
Zati en !!!
Kategoriler
...
|