Kağıttan turnaları katlamayı ve lösemili çocukları unutmayalım lütfen Sokaktaki canlar için www.blogcu.com/sedencik blogunu ziyaret etmenizi öneririm. bu yıl başı; http://www.tema.org.tr/Mese/MeseProjesi.htm linkinden bir kaç meşe ağacı bağışlayabilirmiyiz dünyaya? boynuna o yeşil fuları sarma çocuk , gece trenlerine binme kaybolursun... sokaklarda mızıka çalma çocuk vurulursun... - Blogcu


boynuna o yeşil fuları sarma çocuk , gece trenlerine binme kaybolursun... sokaklarda mızıka çalma çocuk vurulursun...

11/5/2008 - Karasının annesi

 

“Çocuktum. Üzerdim, hırpalardım. Surat yapardı yalancıktan. Gönlünü almaya çalışırdım. Alıngan bir yüz ifadesi ile /Gözlerime bakmadan/ başını benden öte yana çevirirdi /Gülmemek için kendini zorladığını da bilirdim/ “men qara kuçiyin anasıyam” Derdi. Bir zaman sonra qara kuçiyin kim olduğunu çözdüm... Onun qara balasıymış qara kuçiy; Benmişim.”

 

Oyunlar oynardım sokakta. Vakit hayli geçmiş olurdu; Sofra kurulmak üzre, ben bekleniyordum. Biliyordum.

Elbette hiçbir oyun senden, senin nefesinle ısıttığın o sıcacık evimizden çok daha güzel değildi.

Oyundan vazgeçemeyiş değildi benimkisi. Benimkisi; Nazdı.

Saatim yoktu, ama yinede akşam olduğunu bilirdim. Bilirdim zamanı. Ve senin beni arayacağını da...

Aslında var ya yorulurdum o saatlerde ve kıyısında olurdum oyunların. Bir gözüm hep sende olurdu; Ne zaman gelecektin? Ne zaman seslenecektin?

En son fayton geçtiğini beş geçerdi en fazla /Hep o faytondan inerdi babam/  Sen bahçe duvarından seslenirdin önce. Ben çocukların içine dalardım en son kalan gücümle. Sonra sen bahçe kapısından çıkar, gelip beni bulurdun.

Oyun oynayacağımdan değildi aslında, ama ne bileyim işte hoşuma giderdi gelip beni çocukların içinden buluşun, elimden tutuşun, eve götürüşün.

Bilirdim sinirlenmelerin, azarlamaların hep sahteydi, yalancıktandı, yapmacıktı. Sen bana hiç kıyamazdın ki.

Hele bahçemizdeki o çeşmede ellerimi, yüzümü yıkadıkların vardı ya... Biterdim.

 

Biliyormusun anne artık canım o sokak oyunlarını falan çekmiyor. Hem ne derler bu yaşımda? Kimseler bir şey demese bile arkadaşlarım nerede? O şehir, o mahalle, o sokak nerede?

Artık bilyeler çok ufak kalır ellerimde ve sanırım karnı gök kuşaklı topaç ta yapmıyorlar artık.

Sonra faytonlar yok,

Babam yok,

Sen saate bakmazdın ki.

Sen babam geldiği zamana kuruluydun.

Şimdi oyunda kalsam.

Fayton geçmez,

Babam gelmez,

Sen beni almazsın...

Kalırım.

***

Anne...

Fayton geçti biliyorum, babamda geldi. Sen seslenmedin henüz.

Hem sanırım ben biraz daha oynayacağım. Sizin oynadığınız oyunlardan; Çocuk büyütme falan işte.

Ama yinede bir gözüm sende bilesin....

O çeşme akıyor mu?  Hani ellerimi, yüzümü yıkardın ya. Hani kanayan dizlerimi.

 Yüreğim üstede düştüm anne, kanattım. Onu da yıkarsın değimli karasının annesi.

 

* men qara kuçiyin anasıyam : ben kara köpek yavrusunun annesiyim.

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/5/2008 - Al Sepetten Bir Hıyar

 

Bir ilahiyat profesörünün açıklamalarına bakacak olursak Hüseyin ÜZMEZ adlı sapığa çok ağır tepki koyduğumuzu söyleyebilirmiyiz?

 

Vakit zihniyetine bak!

Vakit'in referans aldığı ilahiyat Profesörü: Gecede 60 kez ilişkiye giren şeyhler var

Hüseyin Üzmez’le ilgili basında çıkan haberlere "fitne" diyen Vakit Gazetesi’nin görüş aldığı ilahiyat Profesörü Süleyman Uludağ, "Sûfi Gözüyle Kadın" kitabında, "bir gecede 60 kez ilişkide bulunan şeyhleri" anlatıyor.

"Hak erenler ve Allah dostları"nın cinsel gücünün "tam ve mükemmel" olduğunu belirten Prof. Uludağ, 80 yaşındaki bir şeyhi "Bekaretini bozduğu 14 yaşındaki bir kızla ilk gece 60 kere cinsel ilişkide bulundu" diye yazıyor.

VAKİT Gazetesi’nin, yazarı Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel taciz iddiasıyla tutuklanmasına yönelik yayınları "fitne" olarak değerlendirdiği haberinde görüş aldığı İlahiyat Profesörü Süleyman Uludağ, "Sûfi Gözüyle Kadın" adlı kitabında "cinsel gücün keramet olduğunu" savunuyor.

"Hak erenler ve Allah dostları" nın cinsel güç açısından "tam ve mükemmel erkekler" olduğunu vurgulayan Prof. Uludağ, kitabında 80 yaşındaki bir şeyhin gücünü, "Bekaretini bozduğu 14 yaşındaki bir kızla ilk gece 60 kere cinsel ilişkide bulundu" diye anlatıyor. Sedidüddin Muhammed Gaznevi’ye dayandırılan rivayete göre, Jendepil Sagura Reisi’nin istememesine rağmen 14 yaşındaki kızıyla evlenen Şeyh Ahmet Cam Nameti, 60 cinsel birleşmenin yaşandığı gece sonrasında kıza şunları söyler: "Eğer sana acımamış olsaydım, bu sayıyı 100’e çıkarırdım. Artık bir daha annen ’Kızımı 80’lik bir ihtiyara vermek istemem’ diyemezdi."

Uludağ Üniversitesi eski öğretim üyesi Prof. Dr. Süleyman Uludağ, 1998’de İnsan Yayınları’ndan çıkan, aile ve çocuk eğitimini konusunda tasavvufun önemine işaret ettiği "Sûfi Gözüyle Kadın" adlı kitabında, örnekler verdikten sonra şunları aktarıyor:

1000 karısını aynı gece hamile bıraktı

Görüldüğü üzere cinsi güç ve çok ilişki keramet sayılmaktadır. 120 yaşındayken, bir kızın bekaretini izale eden ünlü Zahid, Zirr b. Hubeyş’in menkıbesi, evliyanın cinsel güce verdikleri önemi gösterir. Hz. Zekeriya’nın da çok yaşlı iken oğlu olmuştu. Hz. Süleyman’ın 1000 karısı olduğu, bir gecede hepsini hamile bıraktığı rivayet edilir.

Cennete giren, bakire kızlarla sefa sürer

Başta İbn Abbas ve İbn Mes’ud olmak üzere pek çok alim ve müfessire göre, Yasin Suresi’nin 55. ayeti "Cennete girenler bakirelerin kızlıklarını bozarak safa sürerler" şeklinde. Hoşlarına gittikleri için erkeklerin ikide bir bahis konusu ettikleri ayetin bu yorumuna Rabia Hatun karşı çıkar: "Zavallılar, cennette eşleriyle zevk ve safa sürme derdindeler." Arabi’ye göre cennetlikler aslında Allah’la meşgullerdir. Rabia (ilk evliyalardan) bunun farkında değildir.

08.05.2008 tarihli VATAN gazetesinden alıntıdır.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Vakitin_referans_aldigi__ilahiyat_Profesoru__Gecede_60_kez_iliskiye_giren_seyh_177354_1&tarih=08.05.2008&Newsid=177354&Categoryid=1

 

AFFINIZA SIĞINARAK

 

Yaşlı bir hoca genç bir kız almış. Tazecik yol, yöntem bilmezmiş.

Hoca her gece eliyle kıza dokunurmuş” Bir, iki, üç, dört, beş, altı” diye sayar, “Bu gece altı kez yaptık, yoruldum” deyip arkasını dönüp uyurmuş.

Her gece bu böyle sürüp gidermiş.

Bir gün kadınlar arasında laf açılmış yatmalardan. Herkes kocasının performansını açıklarken bizim taze gelin “Gecede altı” demiş.

Kadınlar hep bir ağızdan “Ohaaaa” Çekmişler ve devam etmişler “Hemde bu yaşta”

Gece Şemistan arkasını dönüp yatacak olmuş. Eşi “Kaçma la Şemo” Demiş “Hoca efendi gecede altı kez .....” Şemo şaşırmış “Ya hanım hele iyice sor, öğren ondan sonra musallat ol”

Yarın Şemo’nun hanımı tazeyi  bulmuş “Hele anlat gelin hanım nasıl oluyor bu altı işi? ” Gelin “valla abla ne bilim, gecede altı kez şaplak vuruyor, altı kez yaptık, yoruldum deyip uyuyor.”

“Dur” demiş kadın” seni Şemo’ya götüreyim”

Taze gitmiş Şemo’ya.

......

Gece yine hoca efendi “hanım suyu koy yatağa gel” demiş.

Tazecik suyu koymuş, soyunup yatağa girmiş.

Hoca efendi başlamış saymaya “Bir, İki, üç...” “Duuuuur hoca efendi” demiş tazecik.... “ Bir kere olsun Şemo gibi olsun”

***

Muhterem şeyhlerin gecede 60 + 40 Opsiyonlu performansını okuyunca böyle bir fıkra ile seviyemi bozmak zorunda kaldım. Ama sanırım bu fıkra şeyh hazretlerine deyim yerindeyse cuk oturmuş...

 

Affınıza sığınıyor, hepinizden özür diliyorum.

                                                                                    asivemavi36

 

ALIN SEPETTEN BİR TANE DAHA !!!

Bazı yazılara bazı arkadaşların yaptıkları yorumları yayınlamıyorum. Bu yanlış anlaşılmasın. Arkadaşlarımı konunun içine çekip, tartışma ortamına sokmak istemediğimdendir.

Bu yazıya bir yorum aldım. Bir "İsimsiz" Yazmış ve bakın ne demiş...

Bildiğiniz üzre bu tür yazıları blogumda uzun süre tutmam ama özellikle bu yazıyı uzun süre tutacağım ve sonucunu merakla bekleyeceğim.

İkinci merak ettiğim konu benim kirli çamaşırlarımdır....

Sevgili İsimsiz arkadaş benim hakkımdaki yazınızı sabırsızca bekliyorum.

Yorumu virgülüne dahi dokunmadan yayınlıyorum.

9/5/2008 - Önce kendimizi sorgulayalım

Yazan: isimsiz <<<  >>>
Aslında bu yorumu asla yazmak istemiyordum ama,yazınızı okuyunca kendime hakim olamadım.Başkalarını irdelemeden,sorgulamadan,yargılayıp mahkum etmeden önce,kendimize bakalım diyorum ben.Siz,bu satırların yazarı,sütten çıkmış ak kaşık mısınız ki;başkalarının cinsel hayatını bu kadar deşifre etme,tenkit etme hakkını kendinizde buluyorsunuz?İçimden bir ses,kirli çamaşırlarınızı dökmemi söylüyor ama, bunu sizin değil,başkalarının hatırı için yapmayacağım.Sizin yerinizde olsam,bir an önce bu yazıyı buradan kaldırırdım.Sabrımızın sınırı vardır çünkü.Bu arzumuzu yazıya konu olan o yüzsüzler için değil,sizin iki yüzlülüğünüz için dile getiriyoruz.Öyle bir yazı kaleme alırız ki,inanın burada yazı yazacak yüzünüz kalmaz.

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/5/2008 - 1 MAYIS / Kavgam Sürüyor

 

Kavgam sürüyor

 

1 Mayısın bayram tadında geçmesine olan günlere inancımla....

 

Yetmiş yedi

Mayıs

Bir

Birinci

Ve

Otuz dördüncü benim

Karanlıklar aydınlığa yürüyor

Aç uçurum dipleri

Tören sürüyor

Tören adımlarla yürüyorum

Enternasyonali mırıldanıyor

Emekçiler,

Köylüler,

Öğrenciler

“Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık”

Ben,

Beni selamlıyorum şanlı tabutların içinden ve dışından

Güller açılıyor uçurumlarımda

Tören sürüyor

İşçiler yürüyor

Köylüler

Ve öğrenciler yürüyor emekçi babaların, annelerin yanında

Emek yürüyor

Alın teri....

Sol yanımda pusu var!

Hain eller tetikte

Yürekler nişangâh

Kazancı yokuşunda kızıl güllere durmuş goncalar.

Bir destanın otuz dört harfi daha yazılıyor.

Yetmiş yedi

Mayıs

Bir

Cellatların yüzüne

İsmimiz tırnaklarla kazınıyor.

Ben selam duruyorum

Birinci

Otuz dördüncü

Ama sonuncu değil

Bir alev çıkmış kavından Kawa’nın

Tören sürüyor

Kuytularda karanlıklar yanıyor.

            “İsyan ateşini körükle

            Zulmü rüzgarlara savur

            Kollarının bütün gücüyle

            Tavı gelen demire vur”

Tören sürüyor

En sevdalı yerime deyiyor

Atlı karıncasında bir çocuğun gülüşü

Babamın teri akıyor deydiği yerden

/Mayıs coşkusuyla Munzur’un/

Annem kurban veriyor

Kızlı oğlanlı çocuklarını

            “Cellatların döktükleri kan

Kendilerini boğacak

Bu kan denizinin ufkundan

Kızıl bir güneş doğacak”

Selam duruyorum

Azar azar çoğalıyorum

Bu kavga

En

Sonuncu

Kavgamızdır

Artık...

         “Akın var akın

         Güneşe akın....”

Deniz yürüyor

Yusuf

Hüseyin

Mahir

İbrahim...

Cevahir yürekliler yürüyor

       “Güneşin zaptı yakın”

Selam duruyorum

Tören sürüyor.....

      “Sen yanmazsan,

      Ben yanmazsam”

........

1 MAYIS alanında

Karanlıklar yanıyor

Ve onur

Aydınlığına yürüyor.

Daha bizim yaşımızda insanlar ölecek.

 

-         Son değil -  

 

asivemavi36

 

Yorum (13) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/3/2008 - Çocuk olmak varmış... Çok olmak...

 

“Sana geldim çok çocuk

Bana döndüm yok çocuk

Kendimi bir yangın yerinde unutmuş idim”

 

biraz deli olmak
biraz akıllı
az biraz şair
inanmak her güzel şeye

sorgusuz

sualsiz

akıp gitmek peşi sıra....

çemberlerin peşinde koşturmak
bilyelere ağlamak
"baban gelecek" yalanlarına kanmak
sonra gökkuşağının altından geçmeye korkmak
masalların içinde uyumak sonra
ağlamaklı
mütebessüm....

nobran
romantik
biraz bıçkın
biraz korkak
biraz aymaz olmak....

sabah olmak
en çokta bahar ....
uç uç böceklerinin kanatlarında müjde beklemek.
bir yağmur damlası saflığı ile

kuralsızca  sevebilmek
gibi bir çok şey sığmıştı çocukluğuma....

sonra sağanaklara tutuldum
/aşka düştüm/
derelere aktım
bulandım
şimdi sim siyah kocamanlık....
/kocaman bir az-lık/
çocuk olmak
çok olmak
çok kalmak varmış ya / elde bir şey yokmuş....

asi ve mavi 36

 

Yorum (17) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/3/2008 - Elifce

 

ELİF’CE

“Yağmurda üşümüş kuşlar gibiydin avuçlarımda ve ben senden korktuğum için biriktiririm gelmeyişlerimi, bir daha kırılırsan ölürsün...”                                                             

 

Uzaktaki ağacı gösterdi "Eğri" dedi. "Evet" dedi diğeri "Elif’çe bakıyor" ve ben ona o günden sonra elif ağacı ismini verdim.

         Elif… Yıllar öncesini hatırlıyorum, gittiğim kuran kursunu ve korkularla yıkanacakken beynim, ailemin beni ve benimle beraber tüm akraba çocuklarını çekip aldığı o kurs sırasında öğrendiğim Arapça harfler ve o harflerden ilki… Boynu eğik duruşlu. O eğri büğrü harflerin içinde en dik duran, en onurlu, en anlaşılır…Elif…Doğrulurken ayağa , alnını yere bakar unutmuş…

         Nereden gelip de dikilmişti oraya? O bölgede bulunan tek ağaçtı. Bir iz,  tam orta yerinde, yaralı. Bir el, bir bıçak, bir neşter ikiye bölmek ister gibi kesivermişti, belki de kopmak üzereyken tutunmuştu yeni baştan hayata elif ağacı. Yüreğinden mi tutmuştu birileri? Yüreğinin yarasınımı sarıvermişti bir başka el? Kesen ellerin inadına...

         Mahzun ama mağrurdu, bakılmasın eğri durduğuna boynunun, o sadece bir duruştan ibaretti. Belkide elif yazgısı…

         Kaç kış geçirmişti ki? Kaç bahar? Kaç yaz?  Döküldü ha dökülecek yaprakları. Hep sonbahar gibi dururdu ve sonbahar gibi bakardı. Oysa o daha bir fidandı, bahardı,  görüldüğünden daha küçücük…

         19

         23

         30

         45

         50… Ne fark ederdi ki yılı , yaşı ? O elif’ti, o ilkti ve ona benzemezdi hiçbir şey ve hiç kimse. Ne kendi benzerdi kimselere, nede yaşadığı o bela yalnızlıklar.

         “Korkuların var mı?” diye sordum bir gece ”Evet” dedi.  Çiçek açamam diye korkarmış ve üzülürmüş dallarıma kuş konmaz diye.”O yüzden mi bükersin boynunu” dedim... Sustu…Suskunlukları bir başka bela.

         “Aslında yıldızlarla konuşurum” der, birde ateş böcekleri saklarmış koynunda, aydınlık sevdalısı. Düşleri de bir başka…Güzel…

         “Ne olmak istersin” diye sordu “Yağmur” dedim. ”Peki yağar mısın?” Biliyordu yağacağımı neden sormuştu ki? Sustu bir süre “Ateş böceklerimi söndürmezsin değimli?” Güldüm…”Yanmaz ki sönsün ateş böceklerin, sadece ışıldar”. ”Biliyorum” bu kez o güldü. ”Islanırlarsa gidemezler değimli?”…”Giden gider ve gidecekse ıslanmaya mı bakar?” Sustu bir süre ve  “Onlar giderse ben kör olurum” dedi…Yalnızlığı gerçekten kahrolasıydı.

         “Bir kez yağmıştı yağmur.. ve uzakta bir ağaç; rüzgar hep onun yanında eserdi, kıskanırdı onu diğer ağaçlar.. ben duyardım şarkı söylediğini.. bana gülümse derdi bir de.. “gülümse”.. bazen çok güldürürdü de…”

 

         Dalından tuttum.  Ne kadar ince, ne kadar narin. Dokundum yapraklarına, nemi kurumuş…” İlk kez” dedi. ”İlk kez” dedim. Gülüştük…İlk kez çalmıyormuş mahur besteler.

Önünde kocaman bir dünya vardı elif ağacının, arkasında da. Bırakıp geldiği ve daha gideceği yerler. Öylece kalmıştı elif ağacı, bir yüreğe saplanmış gibi...Ne geri dönebilirdi artık, nede ileri, ayrılsa o yürekten kuruyacaktı . Öyle zannediyordu…

         …….

         …….

         …….

         Rengi açılmıştı, daha bir güzel. Uzun zamandı görmeyeli elif ağacımı ve alnında ak güllere durmuştu tomurcuklar. Alnını öptüm…

         “Yüreğimden tuttun”. Tutmuştum evet…

         “Tanıttın tüm dünyayı anlattıklarınla” O benden daha evvel gezendi ve sonrada gezecek olan. Ben, hatıra defterini aralamıştım yeni baştan…

         “Bu, gün doğan tarafımdaki; Erguvan , artık mor şafaklarım var”…Evet ben ekmiştim onu yanına…

         “Umut etmeği öğrendim”…Ben hiçbir şey yapmamıştım…

         “Sevmeği öğrendim” … Ama ben?...

         “Ve yasakları”… ….. Sustum…..

        

         …….

         …….

         …….

         Bir elif yazgısı değildi elbet…

Hem ben onu öyle sevmemiştim ki.......

                                        

                                                                                   Asi & Mavi 36

 

 

Dönüşen ve suya düşen sorular soruyorsun 
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman 
Birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum
Kekemeyim en az kasabalı aşıklar kadar mahcup
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için
Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar 
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa 
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların 
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar 
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa 
 
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan 
                                                 Ahmet TELLİ – Çocuksun sen - I
Yorum (19) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/2/2008 - aşık ile maşuk / yada sokağımızın sakız hanımı ile mahur beyi

Kategori: denemeler

 

Pir var imiş

Bir yok imiş...iz

Evvel zaman içinde

Aşıkla Maşuk var imiş....

Kavgaları cüceden

Sevgileri devasa imiş

Ölüm gelmiş geceden

Önce maşuk

Sonra aşık....

Karışıp ayazlara

....

Hayat dediğimiz şey meğer bir bulut imiş

 

 

İsmi Kurban’dı. Bayram günü doğmuş olmalı yada oğlan olsun, kurban olsun adına konmuş bu isim.

Okulun köşede sımışqa ( günebakan ) satardı. İşaret parmağının yarısı kadar siyah çekirdeklerdi, sadece onda bulunurdu. Sim siyah, kavrulmuş. Yedikçe yiyesi gelirdi insanın ve o, en iyisi olsun diye kendi ektirirdi günebakanları.

Her gün için bir çanta sımışqa doldurup götürürdü ve çoğu zaman öğlen oldu mu biterdi işi. Fazlaya tamahı yoktu, kanaatkardı. İşi bitince Zöhrep teyzenin istediklerini çantasına doldurup evine dönerdi. Hoş ihtiyacı da yoktu sımışqa satmaya ama alışkanlıktı işte. Her sabah tanıdıkları görmek, ayaküstü birkaç sohbet etmek için bir bahaneydi belki de...

Bizler eski kitapların yapraklarını kıvırıp külah yapardık ona, içine sımışka koysun diye. Bir gün külahı açıp okumuş ve bize bir daha kitapları yırtmayı yasak etmişti. Dahası saman kağıtlar alırdı toplar halinde kitaplara dokunmayalım diye...

Birkaç tane ineği, koyunu vardı,bir haylide babadan kalma tarlası. Mahallemizde hiç yoksul insan olmadığından sabahları birkaç litre sütü başka mahalledeki yoksul evlere verir öyle giderdi tezgahının başına. Her gün bir eve bir kap dolusu yumurta verirlerdi ve sokağımızdaki her evin bir çocuğunun tavuğu varmış onların tavuklarının içinde.

Zöhrep teyze varlıklı bir ailenin kızıymış ama “aşk” sahidenmiş o zamanlar, iç-tenmiş. Güvenmek yetermiş ve güvenilen her kim ise çabası bu üzre imiş... İnsan zamanıymış. Aşk ve güven samanlığı seyran edermiş....

Kayınpederinin “Bu adam sımışqa mı satıp seni geçindirecek?” Sözüne inat nafaa memuru olmayıp okulun köşeyi mesken tutacak kadar da inatçı imiş Kurban amca....

Havanın açık olduğu her gün akşama doğru ahırın damında semaver yakıp çay yaparlardı. Güvercinlere yem atarlardı ve o saatlerde güvercinler sadece onların damına konardı. Konuşurdular onlarla, oynaşırdılar.

Çocukları okuyup şehirden gitmişlerdi, avuntuları bizlerdik, birde Zöhrep teyzenin kedileri.

         Hiçbir kaygıları yoktu. Ölümlük bir kaş kuruş para biriktirmiş, Zöhrep teyze kurban amcayı,       Kurban amca Zöhrep teyzeyi mahalleliye emanet etmişti, gözleri arkada kalmayacakmış...

Kimin başı ağrısa, kimin bir sıkıntısı olsa o kişinin yanındaydılar. Biri sokağımızın babası, diğeri annesiydi.

***

Ehlikeyifti kurban amca. Çayını alır, gazetesini açar, birde sigara yakardı. Zöhrep teyze gramofonu kurardı. Yaz mevsimiyse eğer kısır dut ağacının altındaki divana uzanırdı. Kış mevsimi ise keyfine göre dizayn ettirdiği, Zöhrep teyzenin rengarenk çiçekleri ile dolu genişçe camekanın içinde keyf ederdi.

Bahçesinde çilekler yetiştirirdi / halen burnumda kokusu/

Birkaç haftada bir mutlaka mangalda sucuk yapardı ve komşu evlere lavaşların içinde gönderirdi.

Bazen dağa giderdiler büyüklerimizle, tomurcuk kar getirirdiler. Hanımlar çeşitli meyve reçellerini sulandırıp dökerdiler üzerine.

Faytonlar dizilirdi, içlerine doluşup pikniğe giderdik. Telsizdeki büyük ıhlamur ağaçlarının ortasına bir battaniye gerer, Zöhrep teyzeyi oraya yatırır sallardı çocuklar gibi.... Etler pişirilirdi, bolca balık tutulurdu, erkekler bir köşeye çekilip rakıları açardı. Kurban amca keyiflenirdi. Gramofonlarda dinlediğimiz şarkılardan birini seçer ve başlardı söylemeye... / Sazlar çalınır çamlıcanın bahçelerinde, Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde, Bir taze emel var bu kızın handelerinde/ Sonra gelirdi eşinin yanına kulağına bizi utandıracak bir şey söylerdi  sadece ikisinin ve biz çocukların duyabileceği ses tonuyla. Zöhrep teyzenin fındığımsı burnuna dokunurdu parmağının ucuyla / acaba o anda sarılma isteğinin bastırılması için miydi bilmem./

Ve her piknikte “Rakıname” okurdu...

Tiyatroların, sinemaların müdavimiydiler...

Özenirdik....

Bir çoğumuz plastik ufak bidonlara sımışqa doldurup sokak başlarında “Beş bardağı Yirmi beşe” Diye bağırdıysak ta asla o olamadık. Keramet sımışqa da değilmiş....

 

***

Bir gün yağmura yakalanmış, eve varırım diye sığınmamış bir yere. Sonra hastane, sonra tahliller, filmler.... Amcam Erzurum’a Üniversiteye götürmüş, yapacak bir şey yokmuş.... Önce sokağımız, sonra mahallemiz, ardından onu tezgahında göremeyenler doluştu evine. Helallik alacak ne kadar insan vardı?

Gün geçtikçe daha da ağırlaşmış, konuşamaz olmuş. Adettendir “Canın ne ister?” diye sormak. Her kes soruyor, o gözleriyle hiçbir şey der gibi bakıyordu....

Yemeden içmeden kesilmiş. Her kes hazırlıklı, tedirgin...

Zöhrep teyze “Canın ne ister, sana ne yapayım” Diye sormuş...

"Üzüm" demiş zor bela çıkarabildiği sesle...

Kış, zemheri... Haber salınmış Ege’de oturan akrabalara son isteği diye. Bulunup yollanmış.

Hanımı üzüm koparıp yediriyormuş."Nereden?" diye sormuş "Manisa'dan yolladılar, sen istedin ya"...Gülmüş... "Hep söylemek isterdim de söyleyemezdim. O gün sen ne istediğimi sorduğunda “üzüm gözlüm” hiç bir şey istemem diyecektim"

3 yıl yaşadı ehlikeyif amca. Doktorların inadına mıydı yoksa üzüm gözlüsünün hatırına mı bilinmez...

Önce üzüm gözlüsü gitti, ardından o...

Kazmanın yere saplanmadığı soğuklardı... Üzüm gözlüsünün eliyle yoğurduğu tezeklerin ateşinde yumuşattık toprağını...

Bir ay içinde ard arda düşüp gitti sokağımızın Sakız hanımı ile Mahur beyi...

 

 

Not: Bu gün 14 Şubat,  Kurban amca ve üzüm gözlüsü ile o güzel, insanlık kokan sokağımızın anısına....

 

                                                                           asivemavi36

 

Yorum (24) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/2/2008 - BÜRÜMCÜK

Kategori: denemeler

 

            İşe geç kalıyordular, aceleyle bir şeyler giyinip servise yetişmeliydiler. Gardırobu açtı, gözü bu gün giyinmek istediği lacivert elbisesine ilişti, hem havada uygundu o elbise için. Birkaç gün sonra sıcaklar iyice bastırdı mı o boğucu kentte artık koyu renk elbise giyinmek olanaksızdı. Hem özel bir gündü bu gün....

            Elbiseyi yatağın üzerine bırakıp banyoya gitti. Sakalları idare ederdi. Elini yüzünü yıkadı, başının yanındaki saçlarını dökülmeye başlayan kısımlara yapıştırmak için ıslattı, birkaç kez yapıp bozdu sonunda nasıl durmasına karar vermiş olmalı ki çıkabildi banyodan.

            Elbisenin ütüsüz olduğunu fark etti, üstelik kırış kırıştı.

            İşe gitmek için hazırlanan eşiyle göz göze geldi. Yutkundu, konuşamadı sadece gözlerine bakıp eşinin bakışlarını elbiseye çekti. Eşi benim halime bak der gibi kendi elbiselerine baktı. Onunda giysileri iyi halli sayılmazdı, ütüsüz, kırışıktılar. Derin bir iç çekti, bir şey demeyeyim istedi ama böyle de olmazdı ki. Sonra eşinin işi geldi aklına. Onca kişiye yanıt yetiştirmek, iş yetiştirmek, kentin boğucu trafiğinde saatlerce yol işkencesi, iki yaramaz çocuk... Onunki de bayağı yorucu ve yoğun bir hayattı.... Yorucuydu ama kırışık elbise ile de işe yollanmazdı ki insan, ne derdi insanlara.

            Eşi anladı, başka elbise önerdi. Hayır olmazdı, illaki lacivert. “Aslında moda Biliyormusun?” Dedi hanımı. “Nasıl yani?” “Şimdi bürümcük kumaştan elbiseler moda” Bilmiyordu, hiç duymamıştı da bürümcük kumaşı. “Sabah gidip, akşam çıkıyoruz işten, kimi kimseyi gördüğümüz mü var ki?” Diye destekledi bürümcük lacivert elbiseyi giyindirme önerisini. Hatta elbiseleri elinde yoğurup buruşturdu elinden geldiğince.

            Bir yandan elbiseleri giyerken bir yandan bürümcük ne menem bir şeymiş diye düşünüyordu. Dairede hiç bürümcük giyinen yoktu, hem güzel giyinenlerden biriydi önce garipsenir sonra birkaç kişi daha illaki alırdı bürümcük kumaşlı elbiselerden.

            Gömleğini giyindi, kravatına baktı, onlar ütülüydü, keşke onlarda bürümcük olsalardı. Kırıştırsa mıydı onları da? Hayır, kırıştırmamak lazım, bazen giysilerde tezatlık güzel duruyor.

            Bazıları elbisesine bakıyorlardı, bürümcük kumaştan lacivert elbisesine. Gözlerinin yanıyla süzüp geçiyordu onları. Sorsalardı anlatacaktı elbisenin kırışık değil de bürümcük kumaştan olduğunu. /Bürümcük elbiselerini çok sevdiğini, herkesin dikkatini çektiğini, hatta kıskanılacağını çocuksu bir tavırla anlatıyordu hanımına./

            Sahi neydi bürümcük? Söylemesi kulağa hoş geliyordu. Ufacık, minicik, tatlı bir şeyi andırıyordu kelimenin söylemi. Bürümcük.

            “Bu elbise neden ütüsüz?” Diye sordu arkadaşı. Gülerek baktı arkadaşının zavallı, bilgisiz haline.

            İşlerini toparladıktan sonra eşinin çalıştığı servise indi, bir sigara yaktı, bir kahve söyledi. Koltuğa oturup yayıldı, oturduğu yerde alan genişlettikçe daha çok dikkat çekiyordu elbisesi.

            Kahveyi getiren garson çocuğun pantolonu jilet gibi ütülenmişti. Hanımının gözlerini yine sürükleyerek çocuğun pantolonuna getirdi, sonra kendi elbisesine. Eşi, yüz kızartısı görülmesin için başını önüne eydi. / Dışarıdan araba gürültüleri, insan sesleri doluyordu içeri. Eşi evrakların arasında kaybolmaktan gelişi sayesinde şimdilik kurtulmuştu.... Şimdilik / Adam utandı yaptığı hareketten, iç çekti. Bir an uzanıp hanımını alnından öpmek istedi. “Bu gün işim yok, aşağıdan bir alışveriş yapacağım, dönüp sana yardım ederim” Dedi....

            Yan masadaki hanım hınzırca gülerek elbisesinin kumaşını sordu. /Eşi anlatmış olmalıydı./  “Bürümcükmüş” dedi. “O ne oluyor” Dedi. “Bilmem.... Kulağa hoş geliyor, minicik bir şey algılıyorum, sevimli, eşek sıpası gibi....” Gülüştüler.

            O gün, onun bürümcük elbisesi stresli bir günü kurtarmıştı. Aslında tüm daire ona teşekkür etmeliydi.

            Akşam servisten iner inmez arabalarına götürdü hanımını, kendisi yukarı çıkıp çabucak geri geldi. Kontağı çevirip, parktan çıktı.

            Mütevazı bir lokantanın önüne park etti. Uzanıp arka koltuktaki hediye paketini verdi hanımına. İçinde bürümcük kumaştan güzel bir gömlek vardı.

            Hanımı anlamsızca baktı, adam gülümsedi.

            “Hangi aydayız?” Diye sordu. Hanımı yanıtladı “Peki hangi gün?” Onu da yanıtladı. Fazla üstelemedi adam.

            Masaya oturdular, yemeklerini yediler. Kadın alkol almıyordu, eşi birkaç kadeh rakı içti.

            Garsonu çağırdı, peçeteye yazdığı bir isteği şarkıcı hanıma yolladı. Bir şarkı sonra istediği parçayı söylüyordu şarkıcı. “ Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım” Eşinin gözlerine baktı, ellerini tuttu.”Bakışından süzülen işvene kurban olayım” bölümünde eşlik etti şarkıcıya, hanımının gözlerine bakarak....

            İkisi de durdu bir an. Uzanıp hanımını alnından öptü. “İyi ki seninle evlenmişim bürümcüğüm... Seni çok seviyorum.”

            Kadın kalkıp eşinin yanına geçti, başını omzuna yasladı. Bürümcük kumaştan ceketin yakası ıslanıyordu.....

            Adam cebinden aylık harcama planını çıkardı, sigaranın üzerini çizdi, yerine kuru temizleme gideri yazdı.... “Sigarayı aslında seninle daha uzun yıllar kalayım için bırakıyorum” dedi....

            Kadının saçlarına düşen yaşlar süzülüp bürümcük ceketi daha bir ıslatıyordu.....

            “Biliyormusun?” Dedi kadın, “Lütfuma çoktan ermişsin”....

 

                                                                                                                   asivemavi36

 

Not : Bürümcüğü giyinen ben değilim. Hem ben kelde değilim, romantikte :)

 

Yorum (17) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/1/2008 - Paris'te türk düğünü

Paris’te Türk Düğünü

 

 

Henüz vakit varken, gülüm
Paris yanıp yıkılmadan,
henüz vakit varken, gülüm,
yüreğim dalındayken henüz,
ben bir gece, şu Mayıs gecelerinden biri
Volter rıhtımında dayayıp seni duvara
öpmeliyim ağzından.....

 

Pazar sabahı, biraz yatak keyfi yaptım, tembellik ettim. Eğer duruyor olsaydı röpteşambırımı giyerdim, kahvaltımı yatağa isterdim . Dadım illaki mırın kırın ederdi ama ben yinede biraz şiddet uygulayarak zorla şımarttırırdım kendimi. Sonra bir puro yakardım, diğer elimde bir bardak portakal suyu evin içinde dolanır dururdum Ayhan IŞIK gibi. Böyle bir şey esip geçti aklımdan. Ama gri, parlak röpteşambırım iğrençti. Dar, düdük bir şeydi, hanım çeyizinde getirmişti ve enişteye kakalamıştım hayrıma.

Yok, eşofmanlarım güzeldi benim. Aslında o eski uzununa çizgili, büyük düğmeli, cepli pijamalardan da olurdu ya. / Hep merak etmişim gece uyurken insan cebine ne koyar diye, takma dişler için mi acaba? Yoksa çalar saatler mi konurdu?Değilse o kocaman cepler niye yapılırdı? O pijamalardaki ceplerin hikmetinden sual sorarım hep. Ama ne yalan söyleyeyim o pijamalar pikniklerde güzel oluyor. Tam bir ayı kostümü, ormanlara uyum sağlanıyor. /

Tembelliğimi sürdürmeye kararlıydım. Elimi yüzümü yıkayıp salona geçtim. “Dadı, kahvaltım hazır mı? Salonda kahvaltı yapacam bu sabah.” Evin dadısı biraz şiddet içeren gözlerle bakıyor bana ama yinede kıramıyor hatırımı.

Kahvaltı hazır, Kumandayı alıyorum elime kanalları zaplıyorum. Magazin programlarını hep iğrenç bulmuşum başka kanallara geçiyorum. Sabah sabah türkü kanalları izlenmiyor, daha başka kanallar...

***

Bir kanal buluyorum. Avrupa’daki türk düğünlerini yayınlayan bir kanal. Güzel, keyifli.

Kızın babası konuşuyor, “Bana dünür olmak şeref duyulacak bir şeydir, herkese nasip olmaz” Gibi mütevazı laflar ediyor. Oğlanın babası biraz mahcup gülümsüyor, içinden “Sen görürsün dünür” dediği muhakkaktır.

Kız annesi gayet modern giyimli, ağlamakla meşgul. Oğlan annesi geniş kalçalı, iri memeli tipik Anadolu kadını. Otuz iki diş tekmili birden gülüyor, bir elindeki  başörtüsünü sallayıp durduğu yerde oynuyor ve arada bir lütfedip birkaç kelime konuşuyor, anlaşılmıyor.

Kız duvak takılarak dışarı çıkartılıyor. Arabaya bindirilip, düğün salonuna gidilecek gibi düşünüyorum. Ama.....

Dışarıda 15 – 20 kişilik bir güruh, bir davulcu, bir zurnacı. Arabalar sokağı kapatmış. Bir kırmızı araba gelin arabası olarak hazırlanmış.

Gelinin kapıda görülmesi ile her düğünün meşhur parçası olan “Fadile le Fadile” çalınıyor zurna ile, davul patlatılacak gibi dövülüyor. Zurnacı başını havaya dikmiş, gözlerini yummuş. Davulcu oynuyor mu, çırpınıyor mu bilinmez. Deli gibi döne döne ilerliyor, geniş bir yer arıyorlar, güruh arkalarında. Burada bile görmediğimiz bir gösteri, buraya bile yabancı bir davranış.

Geniş bir yer bulunuyor nihayetinde. Etrafta uykulu, şaşkın gözlerle Paris sakinleri korkudan kümeleşmişler gibi duruyorlar, fırsat bulup hep birlikte kaçacaklarmış gibi. Bir kadın ve bir çocuk, gözleri kocaman, elleri ağızlarında, oldukça şaşkınlar. Davulcu kameranın verdiği heyecan ve şevkle çala çala, döne döne  Parislilere doğru gidiyor, Parisliler daha bir korkuyor, saflarını sıklaştırıyorlar.

Arkada siyah takım elbiseli, beyaz gömlekli Polat Alemdar güruhu 7-8 kişi ellerini bir birinin omzuna atarak daire oluşturup yere çöküyorlar, bir sür sonra “ALLAH” nidasıyla ayağa fırlıyorlar. Zurna, meşhur “TÜRKİYEM” parçasını çalıyor, davulcu delirmiş, güruh halaya durup Parislilere doğru ilerliyor ”IRMAĞININ AKIŞINA ÖLÜRÜM TÜRKİYEMMMM” . Dumura uğramış Parisliler kıyıdan kıyıdan tek sıra halinde kaçışıyorlar. 8 kişi Paris’i Parislilere dar ediyoruz bravo bize.

Zurna, aynalı kemerini çalıyor Barış Manço’nun./Kemiklerin sızlamışmıdır  Barış Manço? /

Kamera dünürlere dönüyor. “Bu güzel geleneklerimizi,kültürümüzü burada da yaşatıyoruz ve sizler bizi yayınladığınız için sizlere teşekkür ediyoruz” Diyor iki dünür...

Damat arkadaşlarının arasında arabaya doğru yürüyor, gelin ağlıyor, annesi ağlıyor, zurnacı “ OY NAYIM NAYIM” parçası ile eşlik ediyor yürüyüşe, davulcu başı kesik tavuk gibi çırpınıyor bu soft parçada. Oğlan babası havaya bir tutam para saçıyor....

“Paris Paris olalı böyle zulüm görmedi” Diyorum. Evin dadısı yüzüme bakıyor anlamsızca. Tarkan’ın en sevmediğim şarkısının sözleri dökülüyor dudaklarımdan “ Kıl oldum abi!”

Sabah sabah keyif yapacaktım işte bana keyif.

Düşünüyor