27/5/2009 - UÇURUM

Kelime sustu.
Kız sustu. Bakındılar birbirlerine. “Sen hep oradaydın” dedi kız. “ Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu Şu; Samanyolu, hani avuçlarından dökülen Kum taneleri var ya, onlardan birindeyim Yeni bir yolculuğa çıkıyorum, kar yağıyor Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum…” Kelimenin başı önde. Hiç konuşmamıştı ki. Ne söylemiş olursa olsun kız, bir hayat dahi olsa kızın dudaklarında, susardı kelime. Hep susardı. Ve hep sustu. Uçurum kenarında dururdu kız. Orda doğduğuna inanırdı. Kopamazdı bu yüzden öz vatanından. Bir yere gitmesi gerekse toplar uçurumunu öyle giderdi. Sağlamdı bastığı yer, düşmesi imkânsız. Çünkü tam ayağının altındaydı kelime. Düşmesinin önünde, engelinde. Ve sussa da kelime, anlaşırlardı. Kız hep konuşturmak isterdi kelimeyi; ama kelimenin sakatlığı dilinden diye kandırırdı ısrarını. Uzun uzun konuşur, her konuşmasının sonunda ona danışırdı. Gülüp haline devam ederdi cümlelerine. En çok kelimeye adını sorduğunda kızmıştı kız. “Dönüşen ve suya düşen sorular soruyorsun Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı Kötü bir anlatıcıyım oysa ben Ve ne zaman birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahcup. Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için” Çünkü cevap aynı sessizlikti. Adını bile söylemezken niye uçurumla aramdaki boşluktasın, niye engelsin diye kaç kez bağırmıştı kelimenin yüzüne avazı çıktığı kadar. Ama aynı renkti kelimenin susmasındaki ton. “Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tanıdık Seni bekliyorum orda, o kirlenen ütopyada…” Bir gün canı çok sıkkın, bir heykel gibi kıpırtısız duruyordu kız. Kelime korktu halinden. Soramadı da, ayağının altında kımıldadı biraz. Anladı kız. “Niye merak ediyorsun ki, sana ne benden?” dedi. Üzüldü kelime. “Boşluktayım” dedi kız. “Bir adım kara. Kendime baktıkça körlüğüm artıyor. Nerdeyim, Niye buradayım, Kimim ya da? Sevdiğimi zannettiklerimin yalanlarıyla yanmak ve yanmak. Yoruldum. Yoruldum kimliksizliğimden ve kimliksizliğimin bedelinden. Eceli yok mudur bu kimliksizliğin” Diye ekledi. Sesi kısıktı. Gözünde içindeki yangın için çırpınan yaşlar. Kelime kıvrandı. Gülümsedi kız. “Üzülme” dedi,” biliyorum konuşamıyorsun ama yine de üzülme. Ama beklide” dedi sonra sesini yükselterek ve ani bir hareketle. “Uçurum çözüm olur… Evet, evet uçurum çözüm olur. En iyisi bu, sen de kurtulursun yükümden.” Büyük bir dehşet kapladı kelimenin içini. Aldırmadı kız, devam etti. Hayır, hayır der gibiydi kelimenin kıvranışı. “Seni hep sevdim” dedi kız, aramızda sürekli bir sessizlik olmuş olsa da. Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan Uçuruma doğru yöneldi. Kelimeden bir an bir ses duyuldu; “Dur!” Kız şaşırdı. Durdu ama durmuş olsa da düşmesi devam etti. Anlamadı önce, sonra fark etti ayağının altındaki boşluğu. Kelime konuştuğu an kaydı ayağı. Düşüyordu ama yine de yüzünde kocaman bir gülücük vardı. Kelime hıçkırıklarla bağırıyordu “Hayırrrrr!” Kız, “Üzülme” dedi düşerken, “Üzülme ve söylesene adın neydi?” Kelime donuk ve acı bir sesle “Gerçek” dedi. … Sonra uzun boylu “Sus” lar girdi araya. … Ve sonra yorgun, yaşlı mevsimlerin arasından bir gerçek yeşertti kelime. Bir ateş böceği ışıldadı, Bir tohum kıpırdadı, Bir yaprak… “Buradayım” diye bağırdı dibine uçurumun. “Buradayım” Tüm gerçeklerin yalan olduğu yerdeydi akrep ve yelkovan. Tüm kulakların sağır olduğu… “Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada Esirgeyensin bağışlayansın, biat ediyorum. Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil” *** Zaman ben/d/im; Öncesiz ve sonrasız. Aşktı diğer adım, Diğer adım acı, En çokta susarak vurur/d/um. Sonunda sen beni vurdun; Dayayıp yürek çatıma ayrılığı… *** Yıldızları sıyırıp attım gece/m/den, Karaya boyadım mavisini; Mil çekip gözlerime. Dilime bıçak attım. Bir daha aşka dair hiçbir şey konuşmayacağım, Hiçbir şey söylemeyeceğim, Konuşmazsan eğer çocuk! *** Susma çocuk, Konuş… Konuş ve anlat bana Nasıl unutulursun sen? Anlat ve öğret bana, Acemisiyim seni unutmaların, Sana kadar, Sen gelesiye kadar benim hiç senim olmamıştı ki. Susma çocuk! Anlat, Bir şeyler söyle çocuk, Eskisi gibi. Rum evlerini anlat mesela, Mesela takaları anlat bana, Yaylalara çıkan o tozaklı yolları, Karadeniz’ide anlatabilirsin çocuk, Batum’dan Kefken’e kadar. Arada Sümela’yı atlama sakın, alınırım sana; Küserim. Bilirsin çocuk sen anlattığında sevmiştim seni, Anlattıkların kadar deli sevmiştim. Şimdi yine anlat bir şeyler Adını aşk koyayım yeniden, Adını gerçek… Ve Aç kulaklarını, Duy beni, Buradayım… Senin uçurumunda çocuk… *** Sen bakma Ahmet Telli’ye Yalandan söylüyor o, Belki sana kızgınlığından. Aslında; Çocuksun sen, Ve bu dünya tam sana göre Ve Ben Kim adres sorarsa sorsun, silahıma davranmadım hiç. Sor çocuk Beni eskiden yorduğun gibi Yine yor…
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
7/5/2009 - Halis Abime...

SEVGİLİ HALİS ABİM
Aslında bloğa bir süre daha dönmeyecektim, sebebini mailde ablama anlatmıştım. O kötü haberi aldığımda berber koltuğundaydım. /Hayatta en sinir olduğum şey berber koltuğu ve dişçi koltuğudur./ Her zaman bir bahane arar, işimin çabuk bitirilmesini isterim. Hatta saç traşımı yarım bıraktırdığım çok olmuştur. O gün, sen telefon ettiğinde berber koltuğunu bırakıp kalkışım asla bir kaçış değildi, bir bahanede değildi. “Hastayım” dediğini anımsıyorum, radyoterapi, kemoterapi v.s. Sonra neden öyküm ablamı istedim telefona onu da bilmiyorum. Ablamın sanki ben üzülmeyeyim için, rahatlayayım için yumuşak, sevecen sesi. Sonra göğsüme bir yumruk olup tıkanan nefesim. Sonrası alışkanlık galiba ya da; İnsanın zorluklar, çaresizlikler karşısında baş eğmesi… Belli aralıklarla devamlı arıyorum, çoğu zaman telefonun kapalı oluyor. Her zaman aramayışımın nedeni ise telefondan uzak durmanı istediğimdendir. Birkaç arkadaşıma söyledim rahatsız olduğunu. Hepsi üzüldü ve hepside sizin hakkınızda güzel şeyler söylediler, iyi dileklerde bulundular… Bu gün buradan rahatsız olduğunu arkadaşlarıma duyurmayı düşündüm ve kusura bakma ama telefon numaranı da yazacağım babacığım. Belki arkadaşlarım aramak ister ya da bir mesaj çeker. Buraya ilk geldiğimi hatırlıyorum, Blogları okuduğumu, İçlerinden bazı blogda takılı kaldığımı, Bu bloglardan ikisinin senin ve ablamın blogu olduğunu, Kolay arkadaş eklemezliğine rağmen beni arkadaş olarak kabul ettiğini, Bana methedici sözler yazarak beni motive ettiğini, Yorum konusunda kimselere uğramazken, kimselere not düşmezken bana o güzel kelimelerinden yorumlar düştüğünü, Ve dahi gizli-saklı gelip yazılarımı okuduğunu, Sonradan yazılarımı kopyalayıp benim yazılarım için bir dosya oluşturduğunu… “Bu adam benim babam” Demiştim… Ki… ben, kimseye ağzımı doldurup “Baba” diyebileceğimi hiç beklemezdim kendimden. Aklıma geldi… Sahi biz kaç kişiydik baba? Arkadaşlar geldi, Arkadaşlar gitti… Arkadaş listeme batkımda… Eski, çok eski arkadaşlarımızdan… Sen /halisabi/, ablam/oykum57/, hazanmevsimi, Polyanna, Sedencik, mutfaksolisti, yeğen /egeden/, bethesna, eylemce, oya, ozgan, yust, sabahyıldızı, jadore, moongul/yeterböcek/, /deli kızımız/ baharla… /Hoş bunların bir kısmı yazmayı bıraktı ya… Ben yinede kıyıp silemiyorum ve bir gün dönerler umuduyla bekliyorum./ /Elbette listemize aldığımız arkadaşlarımızın hepsi değerli ve güzel insanlar, sonradan arkadaşım olan diğer arkadaşlar lütfen kusura bakmasınlar, ben burada ilk blog arkadaşlarımızı yazdım./ Demem o ki babacığım O zaman bu blogda bir aile havası egemendi, tahsilimiz, birikimimiz ne olur olsun. Metropol insanı ya da taşra insanı olalım, güzel şeyler paylaşıyorduk. Tam anlamında olmasa bile bir entelektüellik vardı, bir nezihlik vardı. Ve güzel şeyler paylaşıyorduk. Ben hiç yalnız kalmayacağımıza inanıyordum, bir aile olabileceğimize, bu birlikteliğin ömür boyu süreceğine, bir birimizin iyi ya da kötü günlerinde hep bir birimizin yanında olabileceğimize inanmıştım… Kimilerimiz gitti, kimilerimiz kaldı ve bizler birkaç kişi inatla kalmaya devam ediyoruz… Ne mutlu bize… Gidenleri terk ettiğimiz için birazda buruğum işin doğrusu. Hani der ya şair “Kalandır aslında terk eden” Keşke o arkadaşlarımız ve o arkadaşlığımız devam etseydi ve hepimiz birden gelip seni ziyaret edebilseydik…

Üstteki resim… Görüyorsun değilmi o çınar ağacını babacığım. Ben onun adını “Yaşama Sevinci” koymuşum. Bir dere yatağında. O dereden kış ve bahar aylarında öyle deli bir su akar ki anlatamam. Beş yüz-altı yüz metre kadar aşağısındaki köprüyü boğup geçer. Sel öyle kayaları çarpar ki gövdesine; Tartayım desen kantarları parçalar. O çınar inatla ve korkunç bir sabırla yaşamaya devam eder. İlk gördüğümde o çınarı dere yatağında yapayalnızdı. Her sene birileri inatla dallarını koparır, birileri gövdesinin yanında ateş yakar. Ama o yinede her bir yerinden tomurcuklar atar, sürgünler sürer, filizler yetiştirir; Yaşam fışkırır her bir yanından. Her bahar yanında zakkumlar, cevizler, söğütler yetişir ama ilk taşkında hiç biri dayanamaz, zor karşısında kendilerini yığıp giderler… O çınarın; “Yaşama sevinci” min yaşamaya karşı kararlılığına hayranım. Çoğu zaman işim olmazsa bile yolumu oradan geçirtir, gider onu görürüm ve “Budur” Derim… “Yaşam budur, bu kadar tatlı, bu kadar mücadele gerektiren bir olgu” Gerçekten saygıyı gerektirecek bir mücadele onunkisi ve dünyadan alacağını sonuna kadar almadan gitmeye niyeti yok… Çok kararlı… Unutmadan bunu da söyleyeyim. O ağaç var ya, onun bir tarafında bir çınarcık daha büyüyor. “Yaşama sevinci” sırtını suya vermiş, siper olmuş o ağacı taşkınlardan koruyor… Yani babacığım, sen anlarsın ne demek istediğimi. Ben bu yıl o ağacı rutinimin dışına çıkarak evvelisi gün bir kez daha ziyaret ettim ve resmini çektim. Senden ne istiyorum biliyormusun babacığım? Sen çınar olduğunu hatırla lütfen… Seni seviyoruz. Geçmiş olsun sevgili babacığım.
NOT: Sevgili arkadaşlar. Blog arkadaşlarımızdan sevgili halisabi'miz bir hastalıkla mücadele veriyor ve ben bu mücadele sırasında halisabi'nin yanında yer almamız gerekliliğine inanıyorum. İsteyen arkadaşlar www.blogcu.com/halisabi bloguna mesaj yazabilir, isteyen arkadaşlar yorum kısmına yazarak bende telefon numarasını alabilir... Şimdiden hepinize teşekkürler ediyorum...
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
8/3/2009 - Seni bu gün biraz daha çok seviyorum...

BU GÜN 8 MART
… “Ellerini sevmişim en çok, Ellerindeki ter ve mürekkep kokusunu - Parfümlerin ve bilgisayarların inadına - İnadına modern zamanların.” …
Birkaç dal sümbül var bahçemde, sana sakladım.
Birkaç dal nergis. Lale zamanı değil, Badem çiçekleri patlamış, bilirsin çok deli pembe olur çoğu. Bir dalda badem kıracağım, en dolusunu. Sardunyaya kıyamam bilirsin, ama yinede belli olmaz. Sahi erik ağacından da kopartabilirim bir dal, o da açmış ve mis gibi kokuyor. Biraz fazlaca sıska kaldı bu sene papatyalar, Ve adını bilmediğim mor ve sarı çiçekler… - Keşke ıhlamurlar ve iğdelerde bu ayda açsalardı çiçeklerini… Portakallar, Limonlar… /Kimi erken, Kimi geç... - bizim gibi.-/ - Erguvan dallarından da kıracağım bolca. Sonra bir saksı… İçine yağmur suyu dolduracağım. Geçen yıl bahçe duvarına koymuştum saksıyı, bir ufak kız çocuğu alıp gitmişti. Sendin o. Bende ben değildim, bende o kızın çağlarında bir çocuk… Gözlerimi yumup öylece kalmıştım, Deli gibi gülerek kendi kendime… … Bu yıl çocuk parkına bırakacağım saksıyı haberin olsun. Diliyorum sen erken gelip alırsın. Burada yağmur var ve birkaç gün daha devam edecekmiş ve bilirsin bende bir alışkanlık var, ne zaman bulutlar sen taraftan gelse ve ne zaman yağmur olsa o bulutlar, ben şemsiyemi almam yanıma. Bu hafta rüzgâr hep senden yana esti. Bu haftada bulutlar doluydu hep, Bu haftada yağdı senide ıslatan yağmur ve benim bademciklerim geldi… Anlıyorsun değilmi? … Seni seviyorum Seni seviyorum Seni seviyorum Seni seviyorum … İptal ettim randevumu, biraz daha kalmaya karar verdim, Sana geliyorum. Kutlu ol canım…
|
|
Yorum (19) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/1/2009 - 03:41 Saçmalamaları
 03:41 SAÇMALAMALARI Kaç gece jilet attım kendime biliyormusun? Kaç gece kanattım gölgemi? —Yine girme laf arasına, yine gece ve gölge tezatını vurma yüzüme! Farzetki ay ışığıdır, farzetki kartpostallardaki o sokak lambasının altındayım. Belkim ben geceye gündüz, gündüze gece diyorum… Hani her zaman terstim ya? Sen öyle derdin ya hani… Hadi merağını gidereyim. Diyeceksin ki “Kanayan gölge” ve sonuna kocaman o eciş bücüş soru işaretlerinden ekleyeceksin. İtiraf edeyim, gölge kanamaz. Ama seninde ironiyi anlaman lazım gelmez mi? — Bozdun şiirimi. Zaten arada bir gelen ilham çekip gitti. Sahi bu ilham da amma kıskanç olmuş, sanırım bana karşı bir şeyler hissediyor. Aptalım bilmez ki ben sadece seni seviyorum. —Evet, haklısın ilhame olsun ismi. Sana gelirse ismi ilham olsun kabul. Ya kabul kabul olmasına ama bu ilham, ilhame ya da... Biseksüel gibi bir şey oldu, bizi bozmasın? Bi dakka ya bi dakka… Pis bir pozisyonda hissettim kendimi, bir an için kirlenmiş sandım pezevenklik gibi bir şey bu, sana gelirse ilham, bana gelirse ilhame. N’oluyo bize ya? Aha imla kılavuzu girdi araya pezevenk argo ya da kaba sözcükmüş… Çüş yani imla kılavuzu çüşşşş… Bilmiyorduk, sayende öğrenmiş olduk! Bir an için seni kıvırcık saçlı, kazma dişli, kemik çerçevelerin altında pörtlek gözlü, eli cetvelli yatılı okul öğretmenleri gibi hissettim. Zırt pırt girme araya, benim imla kuralları ile aram hoş değil böyle giderse olmayacakta.—
Nereden bulur bu şairler bu acaip güzel sözleri ? —imla kılavuzu yine iş başında! Acaip değil acayip yazacakmışım. Yahu sana ne? Belki ben harften tasarruf edecem /edecemde olduğu gibi. Edeceğim değil edecem gibi. Seni artık dinlemiyecem imla kılavuzu, istediğin kadar kızartabilirsin kelimelerin altını senin inadına daha bir devirecem cümleleri. Devirecem işte, hoşuma gidiyor cümlelerin altında kuralların ırzına geçmek. İtirazın varmı imla kılavuzu? /sessizlik, demek ki yokmuş/ Arz ederim efendim...—
Nerede kalmıştık? Ha… Evet, nereden bulur şairler bu acaip ve güzel sözleri? “En fazla sonbahar otellerinde Üniversiteli bir kız uykusu bulmak” Demiş Attila İlhan “Sen benim hiçbir şeyimsin” Şiirinde. Bu gece bu şiiri konuşalım ve sen bana hiçbir şey söyleme olur mu? Hayır… Hayır, ben senin kulağına “Ben sana mecburum” şiirini fısıldamayı çok seviyorum, bu şiir romantik olmaz. Hem ben sana hiçbir şey söyleme demedim mi? Girme araya. Tamam… Asma suratını okuyayım sana o şiiri.
SEN BENİM HİÇBİR ŞEYİMSİN Sen benim hiçbir şeyimsin Yazdıklarımdan çok daha az Hiç kimse misin bilmem ki nesin Lüzumundan fazla beyaz Sen benim hiçbir şeyimsin Varlığın yokluğun anlaşılmaz Galiba eski liman üzerindesin Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak Dudaklarınla cama çizdiğin En fazla sonbahar otellerinde Üniversiteli bir kız uykusu bulmak Yalnızlığı öldüresiye çirkin Sabaha karşı öldüresiye korkak Kulağı çabucak telefon zillerinde Sen benim hiçbir şeyimsin Hiçbir sevişmek yaşamışlığım Henüz boş bir roman sahifesinde Hiç kimse misin bilmem ki nesin Ne çok çığlıkların silemediği Zaten yok bir tren penceresinde Sen benim hiçbir şeyimsin Yabancı bir şarkı gibi yarım Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak Hiç kimse misin bilmem ki nesin Uykumun arasında çağırdığım Çocukluk sesimle ağlayarak Sen benim hiçbir şeyimsin *** Sen benim hiçbir şeyimsin demiş ya ona takılma lütfen sen benim çok şeyimsin. N’oldu, ağlıyormusun? Ben sen ağlayasın diye okumadım ki o şiiri. Hem ben sana şiir yazacaktım gelip girdin araya kelimelerime çattın be delisi. Ne güzel kendi şiirimi yazacaktım bunca zamandan sonra. Niye sustun? Ya ben hiçbir şey söyleme derken sus demedim ki… O anlamda demedim gerçekten… Hadi ama… Lütfen… Kim senin adını SUS-tun koydu? Ben üşüdüğümde sen ısıtacaktın beni, Acıksam doyuracaktın, Ağlasam güldürecektin hani… Benim suskunluğum senin konuşmanı gerektirmiyor muydu bu durumda? … … Anlaşıldı canım. Arada bir çık ortaya kafamı allak bullak et sonra sus… Bu gece en şiir yazacağım anda olduğu gibi… Hadi git canım… Hadi git… Şehrin ışıklarını söndür giderken… İyi yaşamalar canım… İyi yaşamalar. Ve beni unutma Ve halâ duruyorsa yeşil elbisen… … Belki şehre bir film gelir bellimi olur? Varsın çalınmış olsun tüm sinemaları. Hadi git beni fazla bekletme Hadi git ben türkü dinliyecem… “Bu nasıl kuş imiş yuva yapmamış, Yaptığı yuvayı tamam etmemiş.” *** Bırak kalsın şehrin ışıkları, Sen benim gözlerimi kapat… … “Her şeyi alıp gittin, Biten bu sevdadan Bir ölüm düştü payıma… Oysa son bahardır Oysa her yan sarı İçerimde engerek dişi Kırmızı cam parçaları…” asivemavi36
|
|
Yorum (22) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/12/2008 - Usta Beni Öldürme

USTA BENİ ÖLDÜRME
“…Yılan ağzından çıkıp ta geliyorum, Boğulmaktan kurtulup ağular içinde… Ağıtları, Zılgıtları susturup biraz daha… Biraz daha zaman çaldım tanrıdan Biraz daha sevebilmek için seni…” *** Niye böyle ustam? Ben ki senin mahpushaneni sevmişken, Ben ki gönüllü müebbedinken, Ben ki infazına sevinçle, çocuk telaşıyla çığlık çığlığa gelmişken. Sendeki af, Bendeki firar dürtüsü neydi be ustam? Tel örgülerinde açan güllerim, Ya onların öksüzlüğünün suçu hangimizde ustam? Kapını aç, Kelepçelerimi, Prangalarımı hazır et, En soğuk, En karanlık, En kuytu hücrene at beni… Ne kuş görmek isterim, Ne güneş, Ne de bir parça mavi. Esmese de olur rüzgâr, Uçurtmam olmasın ne gam be ustam? Sade senin için olmak varmış, Sade sana ait olmak, hiç kimseye paylaştırmadan kendimi… Bir söğüt olmak mesela ustam bir söğüt Susuz, topraksız… Dallı budaklı, Kökleri havada asılı bir söğüt Ve hiçbir kuşu kondurmadan üstüme… -Kondurmadım ustam… Senden başka… Her gülüşü nasıl yasak kıldıysam yüzüme işte öyle ustam Hiçbir davete dönüp bakmadan Kısır tuttum yüreğimi sen yokken, İğdişli idi sevdam…- /Çınar ağacı deme, o kadar uzun yaşamaya ne ben niyetliyim ustam ne yazgımı yazan zat. Söğüt yetişir, artar bile… Hem senin narinliğine başka hangi ağaç yakışır ki? Hadi gel, her bir dalını güzel tuttum, her bir dalını temiz… Geleceğin yollara bahar sermişim ustam… Hadi… Bir daha, hiç dönmemek üzere… Hadi be ustam…/ Ya da ne bileyim bir bulut olmak Dokunmadan hiç kimseye Ve hiçbir yere Tertemiz sana yağmak Kana kana kandırmak seni bana Doyurmak… Bana kurak sakladın mı kendini ustam? *** Şimdi atıyorum kendimi sana doğru Arınıp her şeyimden, Anadan üryan, yalın bir yürek… Hani kayıp gitmiştim ya İşte öyle kayıp geliyorum yeniden sana doğru… İpleri, Merdivenleri, Halkaları, Fileleri es geçiyorum… ……………… Uzan biraz daha ……………… Usta beni öldürme… Asivemavi36/Feridun
|
|
Yorum (16) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
14/12/2008 - Bu incecik bir veda havasıdır
 Uzun zamandır direniyorum.
Ne gideceğim belli ne kalacağım. Hiç kimseye hiçbir şey demedim, paylaşmadım kimseyle. Demet Akbağ’ın “Sen hiç ateşböceği gördün mü?” adlı oyununu izleyeniniz oldu mu? O oyunda “insanın iç acılarının toplamı” diye bir söz geçer. Beni oyun ve oyunun isminden daha çok o kelime etkilemiştir. Ne zamandan beridir iç acılarımı hesaplıyorum. Ne kadarda biriktirmişim meğer, ne kadar alacaklıymışım hayattan. Ve ne kadar çok genim varmış benim, derecelerini hiçbir açıölçerin ölçemeyeceği... İçi tıka basa irin dolu genlerim… Niye böyle oldum? Ki ben her şartta gülmeyi başarabilmişim diye düşünürken kendime oyun mu oynuyormuşum? Kendimi kandırıyormuymuşum? Niye böyle? Niye? Uzun zamandır düşünüyorum. Uzun zamandır kendimi toparlıyorum; gezdiğimiz o kentlerdeki çocukluğumu, büyüdüğümü, arkadaşlarımı, sevdiğim kızları… Anca toparladım ve bir zamandır durup onlara bakıyorum. Silik, sıradan bir yaşantı diye biliyordum ama ne fırtınalar varmış. Acaba diyorum bu yorgunluk o fırtınadan mı kaldı? O ufacık yaraların iyileşmediğimi? Demek ki tükürceğimizi sürünce geçmiyormuş, demek ki içe atıyormuş, demek ki sakla yaranı gelir zamanı imiş… *** Kaç zamandır size gelemiyorum. Bu hafta sonunu size ayırmıştım, hepinizin yazılarına, sayfalarına birer gülümseyiş bırakacaktım, birer dost öpüşü… Niye bilmiyorum ilk önce “eylemce” nin sayfasına gittim… Böyle bir yazı vardı… “Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Don Kişotlar 'a, ateş hırsızlarına, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya…” Kazım Koyuncu Ve bir yorum bıraktım. “selam sıcaklığındaki çocuk kül rengi bir sabahı bırakıp penceremizin dışına” diye… Güldüm sonra… Sonra kaç kül rengi sabahım olmuş onları saydım. /Ben bu kavanozda bilyelerimi biriktirirdim oysa/ Kim penceresini açtığında benim bıraktığım kül rengi sabahı sahiplenir benim gibi, kim yığar isim be isim? Hem ben kime selam sıcaklığında olabilmişim? *** Annesinin elinden kopup kırlara koşan bir çocuk oluyorum birden, tepeden tırnağa sarıya boyanıyorum, kırmızıya, beyaza, eflatuna…Ona koşuyorum tekrardan elini tutuyorum, diğer elimde çiçekler… Çiğdem diyor, gelincik, çoban yastığı, benöyşe… “anne… papatya ve menekşe” gülüyor… Birden elimi bırakıyor “Burada beni bekle, gelip seni alacağım” diyor… Kendimden geçmişim, ter içindeyim bir çift kocaman kanat esintisi… Annem başucumda yanan mumu söndürerek gidiyor tekrar… Gelişini bilmediğim gidişler, kaçıncısı olduğunu da bilmiyorum. *** Sayfalarınıza gelemiyorum. “Nilce” ye yaz demiştik… Ne kadar da kolay gelmişti. Ne kadar haklı imiş kendine küsmekle, yazamamakla. Demek ki başa gelmeyince bilinmiyormuş... Nerede acaba şimdi? Şimdi ne yapıyor? İyimi? Gelemiyorum, yazamıyorum… Bağışlayın… Ki ben yorulmazdım hiç sizi okumaktan, her birinizden değişik lezzet. Ne yalan söyleyeyim bazı yazılar benim için pırasa yemeği gibiydi / yada tarhana / Yutkunuyordum… ama yinede çok ama çok güzel yapmıştınız. En lezzetli pırasa ve en lezzetli tarhanalardı, ben bildiklerimden değildi Bu arada dayılarımdan birinin pırasayı tereyağlı yaptırdığınıda belirteyim.
*** Halen sayfalarınıza gelebilme ihtimalim var ama çok duygusal anımdayım, değil sayfanıza gelmek adınız aklıma geldiğinde bile gözlerim doluyor gerçekten… Ben dualara inanmam. Çünkü benim tanrım kul sözüne bakmaz Yarın sabah tüm iyi dileklerinizi yanıma alarak gidiyorum… Ve en yakın zamanda dönüp bu yazıyı yayından kaldırmayı çok ama çok istiyorum… Hepinizi çok seviyorum… Hoş kalın… Şimdilik / Bence – temennimce/
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
15/11/2008 - İLK AŞK
 Bir yağmur zamansız...
Ver yansın ediyordu toprak damların üstüne üstüne anlamsız bir öfke. Her sokak başında bir su kavuşumu yaranmıştı, Garip bir havaydı… Her zaman su gibi içtiğim o yol bayat bir ekmek gibi dizilmişti boğazıma; Adımlarım gerisin geri. Ne zaman bir şeyler olsa ya iklim böyle olurdu ya da ben. *** Ömrümün en uzun yoluydu, En zor... Yoktu... Sıranın en sol tarafında ve en başta o durmuştu her zaman. Şimdi kocaman bir yoktu yokluğu. Çocuk kalbimin kara deliği oluvermişti. Ve ben ilk kez geç gelmiştim okula. Onun yanında ben duruyordum her zaman. - Yoksa omu benim yanımda? - Kısacık saçları vardı, beyaz yüzü ve gülüşünden rengini fark edemediğim gözleri. (beklide korktuğum bakmalarından) Baksam güller solacaktı sanki. İnceden bir dere çağlardı o konuşunca ve ben doymamışlığımı fark ederdim uykularıma, ama pişman olmadım asla erken kalktılarıma. Sabahın ucundaydı her zaman bu yüzden kısa tutardım gecelerimi. Orta boylu, ince, narin biriydi. Kazağının renginin fıstık yeşili olduğunu renkleri tanımaya başlarken anladım, yoksa önceden sadece yeşildi. Mavi bir eteği vardı (bu yüzdenmidir bilmem maviyi unutamadığım?) Ayakların da kibar bir sümer ayakkabısı. O güzel ellerinde tebeşir, yeşil tahtanın önünde bir biblo gibiydi. İlk beni tanımıştı, İlk benim saçımı, İlk memnun odlusuydum, İlk yanağımı okşayan… Tahtaya hep ben kalkmak isterdim inatla parmağım havada, tahtaya kaldırmadığında küstülerim, ağladılarım çok olmuştur. Kıskandığımda… *** Baston çikolatalarımı paylaşmak istemiştim onunla, verememiş elimde eritmiştim. Yiyememiştim de. - Horoz şekerlerini yakıştıramadığım.- *** Yoktu, Okul bomboştu. -Tecilli ağlamam içten içe; cuma’dan kalma; o vedadan.- Yoktu… Kapı açıldığında kırıldı son umudum, eski öğretmenimizdi gelen. Ne kadarda umarsızdı herkes!!! -Ve ben anladım ki insanın içindeki fırtına sadece kendine eser.- Ders anlattılarında bana hiçbir şey vermedi, savrulup geçti sözler. Sadece yeşil tahta önünde onun hayaline takılı aklım. ”Sen neden yazmadın?” Dedi öğretmenim. .. ”Kalemimi kaybetmişim öğretmenim.” Diyemedim -Sadece gözleri dolu bir susuş; Harflerim kaybolmuştu.- ”Nereye gitti? Diyebilmiştim kalan son harflerimle. ”Kim?” Dedi. Yine sustum. -Harflerimi götürmüştü giderken.- ”O stajyerdi.” Dedi gülerek, ben ağladım… Ne adını unuttum… Ne de… Şimdi her öğretmen vedasında siyah önlüğünün içinde toparlak yüzlü bir çocuğun gözyaşlarında bir beyaz yakalık ıslanır… O benim ilk aşkımdı Zeyneb’in kıskandığı .. asi & mavi 36
|
|
Yorum (21) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/11/2008 - Atatürk'e abdestsiz dokunmak / Yada Can'ı yakmak / "Mustafa" ya dair yada...
"ne gariptir bu ülkedeki her güzel şeyin taşlanması... ve Can Dündar'a Oscar ödülünü yakıştıranlara: Bir kez daha gurur duyarız...Neden olmasın?"

Son günlerde sıkça ve çokluca mailler almaktayım ve eminim sizler de almışsınız. Çoğu zaman bilgilendirme amacını aşıp tam bir taciz halini alan bu maillerin tamamı “Mustafa” ve Can Dündar’ın vatan hainliğinden tutunda Atatürk düşmanlığı konularında mailler. İlginçtir filme gitme diye telkin yapanların büyük bir çoğunluğu filmi izlememiş! Ben filmi izlemedim ama bulunduğum şehre geldiği takdirde mutlaka ilk izleyicileri arasında yer almayı düşünüyorum. Ama film konusunda o kadar eleştiri yapıldı ki hani gitmezsek de olur kabilinden… Ne yapmış Can Dündar?
Bir Mustafa resmi çizmiş. Bir insan, İnsana dair halleri ile anlatmış Mustafa’sını. Mustafa’nın babası ölmüş. Mustafa dayısının bahçesinde karga kovalamış. Mustafa savaş cephesinde bir kadına; sevgilisine mektup yazmış. Mustafa rakı içmiş. Mustafa üç paket sigara içmiş. Mustafa karanlıkta uyumaktan korkarmış. Mustafa ağlarmış. Mustafa parasız kalmış. Mustafa Kürt sorunu hakkında görüş ve duruş sahibiymiş. Mustafa padişah Vahdettin ile ülkenin kurtuluşu konusunda görüşmüş.
*** -Mustafaların babaları ölmez!- -Mustafalar tarlada karga kovalamaz, hele dayısının tarlasında hiç!- -Mustafalar aşık olmaz, sevgililerine mektup yazmaz, onlar bir savaş makinesidir!- -Mustafalar rakı içmez!- -Mustafalar günde üç paket sigara içmez!- -Mustafalar karanlıkta uyumaktan korkmaz! -Mustafalar ve ağlamak!!! Hiç olmayacak bir şey! -Mustafalar parasız kalmaz! -Mustafaların Kürt sorunu hakkında görüşü ve duruşu olamaz! -Mustafalar Padişah Vahdettinlerle asla ve asla görüşmez ve hatta Mustafaların tayin, terfi ve atamalarını Cibuti kralları yapar! *** Bir sürü laf ola beri gele eleştiriler. Bu eleştirileri yapanlar acaba “Sarı Zeybek” belgeselini izledi mi, daha doğrusu Can Dündar’ın böyle bir çalışmasından ve diğer çalışmalarından haberleri var mı? Kendileri ne yaptılar Atatürk için? “Can Dündar haindir ve dahi Türk-Atatürk düşmanıdır” Der çok vatansever milliyetçi ve Atatürkçü zat-lar! … “Niyeymiş efendim? Diye soracak olduğunuzda verdikleri yanıt “Atatürk dememişte Mustafa demiş” Ya vatansever, milliyetçi, Kemalist zat… Can Dündar İnsan Mustafa’yı anlatmış. Sizin bakamadığınız, göremediğiniz daha doğrusu görmeye cesaret edemediğiniz, korktuğunuz taraflarını görmüş Atatürk’ün. Ne yaptığınızı zannediyorsunuz gerçekten? Neyi ve kimi koruduğunuzu zannediyorsunuz? Kim Atatürk? İnsan mı? Siz nasıl görüyorsunuz onu? Hırsları, egoları, korkuları, sevgileri, zaafları, alışkanlıkları olamaz mı? Ne kadar tanıyorsunuz Atatürk’ü? Sadece Anıtkabire gidip gelmek mi zannediyorsunuz onu tanımayı? Sadece ilkokuldan aklımızda kalan Atatürk ilke ve inkılâplarını bilmek midir onu tanımak? Sadece Ali Rıza efendi ve Makbule hanımın oğlumudur Atatürk? Sadece Selanik doğumlu olduğu? Harbiyeli olduğu, Trablusgarp ta cephe komutanı olduğu yetiyor mu onu tanımaya? *** Hiç o çatık kaşlı, sert bakışlı Atatürk’ün kapağını açıp içindeki Mustafa’ya baktınız mı? Yanıtınızı biliyorum. Bakmaya cesaret edemediniz. Onu çıplak görmekten, Onu insan görmekten, Onu yalın görmekten korktunuz hep. Çünkü o insan olunca siz savunmasız kalırdınız. Çünkü onun Atatürk değil de Mustafa olması sizin için yıllardır bir kâbus gibidir. *** Nutuktan son birkaç kelimeyi beyninize kazımak, Onuncu yıl marşını kalabalık anınızda koro halinde söylemek, Anıtkabiri ağlama duvarına çevirmek, Sadece 10 Kasımlarda onu anmak, Onun ilkelerinin içinden cımbızla sadece laikliği almak gibi şeylerin dışında Atatürk için yapmış olduğunuz ne var? *** Okuduğum ve tartışmaları izlediğim kadarı ile, filmde hüznü, korkusu, hatası, sevinci, yengisi, sevabı konu edilmiş ve kimimizin kader dediği hayatının bazı anları anlatılmış Atatürk’ün. Atatürk bir tabudur! Bu filmde bir tabu kırılmış ve içinden Mustafa çıkmış… İnsan Mustafa. İnsana dair Mustafa. *** Bazı kesimlere haklı olarak bağnaz diyoruz, yargılıyoruz. Çünkü saplanıp kalmışlar, Çünkü bir takım tartışmaları kabul etmiyorlar, Çünkü bünyeleri reformu kaldıramıyor. Peki, sizi kim yargılasın? Mustafa bir insandır, Can Dündar abdestsiz ve besmelesiz dokundu diye kirlenmedi korkmayın. Bağırmaya, çağırmaya, ortalığı vayvelaya vermeye gerek yok, engizisyonlar ortaçağda kaldı “Can” yakma törenlerinizi kesin artık lütfen...
|
|
Yorum (11) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
22/10/2008 - Deli etme beni aşk
 İçime bir hüzün sapladın, korku kokan soru işaretleri. Keder yüklüyken içimde bulutlar sen bir tane daha ekledin; Ne zaman yağmur yağacak? Kuşlarda gidiyor, mevsim bahar oysa.. Önce düşler sonra insanlar şimdi de kuşlar terk ediyor bu kenti..
Karabasanlar uykularıma efendi.. Bilmediğimiz, tanımadığımız bir yüreğe bir tek kelime aşkıyla yürek bağlamak.... Ben senin ellerini hiç bilmiyorum. Ben hiç bilmiyorumlar'a mı yazıldım? Ya da ben hiç bilmiyorum muyum? Bahar geldi, şehir kış! Soğuk, bela bir soğuk.. Kuyuda doğdum, kuyunun karanlığına razıyım da içimin kuyuları beni boğuyor. Daha küçüksün nedir seni bunca karartan' deme sakın.. Ben doğduğumdan beri aynıyım.. Demiş olmalıyım sana ilk okul ikide evi terk etmeyi düşündüm, bulutların peşine gidecektim... Ve hala bilmiyorum ben bulutlar nereye gider.. Ve şimdi lütfen uzun uzun yaz bana.. Hastalığını yaz.. Yaz ki; Bir iki kelimeyle gömelim onu.. İnadına umut basalım yaraya.. Anlat bana.. Sadece dinlemek olsa da elimden gelen anlat bana. Zaten iyi değilim.. Bulanık... Bulanığım.. Biliyor musun sen bana bir defasında şunları demiştin; “İkimizinde suları bulanık, içilesi değil...Durulsun biraz, suskun şarkılarım ondan...." ......... Ben seni seviyorum.. Belki tek bir kelimenin aşkıyla.. Yaz bana uzun uzun.. Yazmazsan daha çok kanarım kanamalarım üstüne.. Güzel kal...... *** Deli etme beni aşk Aklımı başıma anca topladım Desem de inanma sen. Yine bana böyle mektuplar yaz. Can tene barışacak gibi.... umudum var.
|
|
Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/9/2008 - 12 EYLÜL ve Orospu Çocukları

Bu gece Sezen söylüyor. “Son bakış” Erdal Eren için yazılmış ve bestelenmiş bir şiir. Sigarayı bıraktığımla 24 saatliğine barış mı imzalasam? İçim bir tuhaf. Bu gece çocuğum ben sabahına umut asmış Bu gece karmakarışık, Bu gece uyumak istemiyor canım, Bu gece rüya görmekten korkuyorum. Rüya değil karabasan! Bu gece sabaha karşı bir diktatör gökyüzündeki tüm yıldızlarımı kurşuna dizecekmiş gibi, Bu gece sabaha karşı kapımız kırılacakmış gibi, Bu gece sabaha karşı babam götürülecekmiş gibi, Bu gece sabaha karşı abim öldürülecekmiş gibi, Bu gece sabaha karşı kızkardeşim bir duvar dibinde önce kızlığını kaybedecekmiş gibi... Bu gece gidenler asla geri dönmeyecekmiş gibi.... *** Bu gece kapatmak istiyorum tüm kapıları ve pencereleri.
*** Saydınız mı sahi kaç yıl oldu? Ben saydım tam 28 yıl Ben saydım 6 yıl sonra iki Erdal EREN ömrü edecek
*** Bu gece en olmasını istemediğim sabah, Bu gece en karanlık sabah, Bu gece.... Keşke eylüller hep 11 gün sürseymiş diye düşündüm.
*** Eylüle hep hüznü yakıştırırdım -Hani yakışıyorda allahsıza- Ayrılığı yakıştırırdım, İçteki o tatlı sızıyı, Ama ölümü asla! Bir sabaha karşı kapıların kırıldığını asla! Cezaevleri, işkenceler hiç aklımın ucundan geçmezdi. Ama en olmadıkların olduğudur hayatın bir adı, __________________________hayatın bir tadı. __________________________ve acıda bir tattır. *** SON BAKIŞ Bir söz bitişi gibi son buldu sevişler Bir yaz güneşi gibi eritir bu terkedişler Bir an duruşu gibi Ömrün bitişi gibi Veda ederken aşk ateşi gibi söner iç çekişler.
Aman aman yandım amman Acı yüzler kurşun gibi izler Son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda....... -sezen aksu- |
|
Resmin yazı ile alakası: 12 Eylülün etkilediği bir aileyi ve çocuklarını anlatan güzel bir film yoksa cuntacılar için kullanmadım o kelimeyi... Haşa. Filmi izlemenizi öneririm.
|
|
Yorum (19) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Sadece sen...
Zati en !!!
Kategoriler
denemeleredebiyat
...
|