18/8/2008 - benim bir günüm - III
 Yıllardır görüp fark edemediğimi hatırlıyorum. Hiçbir şey sıradan değilmiş, sadece benmişim sıradan kılan günlerimi. Toprak, ot, kayalar, ağaçlar. Kaç yılanı ürkütmüşüm, kaç kuşu. Kaç yabani hayvanla ben bir birimizden korkmuşuz.? -Yıllar önce aynı yerde yaralı bir yaban domuzunun bize saldırdığını anımsıyorum birden- Ben deli olmalıyım aynı yere bu kez yalnız gelmekle. İnip arabadan yaya yürüyorum ve deli gibi koşmak istiyorum. Tıkanan nefesime hayıflanıyorum ve cebimde sigarama bakıyorum. Sigaram; Namluda mermim gibi… İntiharıma saklıyorum! On dört müydü yaşım, On beş mi? “Bir gün bu deli taylar gibi koştuğunu hatırladığında acı acı güleceksin kendine” derdi ilk ustam; Kazım amca. Bir dağdan iner diğer dağa soluksuz çıkardım. Şimdi zorluyorum zorluyorum bacaklarım ve ciğerlerim dinlemiyor beni. Ne kadarda haklıymış. Keşke her öğüdü tutabilseymişiz. Geri dönüyorum Kazım amca arkamda tıknefes “Ne demek istemiştin o gün?” Diye soruyorum. Sadece gülümsüyor. “Evvelisi yıl Kazım amca, evvelisi yıl üç kez yokladı beni seni götüren illet, sol tarafımı sıktı üç kez, neyse ki başardım şimdilik ve şimdi birazda korkumdan deli taylar gibi koşamadığım, ama bu gün koşacağım…” Gülüyor Kazım amca ve bir bulut gelip içine alıyor onu…. Durup etrafa bakınıyorum. Daha yolum var, çok yolum var. Bu gün, bildiğim ama uzun zamandır gitmediğim bir yere gidiyorum. Bu gün gittiğim yerlerin hepsine birden gidecek gibi… Geçtiğim yerler ufalıyor. Uzaklarda köyler, kasabalar ve şehir… Denize var daha. Sincaplar oyunlarını kesip bana bakıyor şaşkın gözlerle, belki de ömürlerinde gördükleri ilk insan “Belki bana tapınırlar kim bilir?” Durup onlara bakıyorum bir süre; minik, sevimli kullarıma. Sonra sincaplara tanrı olmayı biraz erteleyip yoluma devam ediyorum. Ağaçtan ağaca atlayıp bana eşlik ediyorlar; güzel bir uğurlama… Sevdim ben bu işi. Bir daha gelişimde değişik çerezler getirmeliyim buraya ve ayinler düzenlenmeli.... Bana badem sunmalı kullarım. Meşe palamutunu toprağa gömüp yalancı kestane yapan köyleri anımsıyorum. Tadı çok değişikti, sevmemiştim... Kullarıma bana meşe palamudu sunmalarını yasaklıyorum. Menengiç ağaçlarının sık olduğu bir bölge, son zamanlarda bir fıstık projesi lafıdır dolaşıyor ortalıkta. Keşke buraya kadar gelemese kimseler. Canım sıkılıyor. Kırmızı bir yaratık musallat oluyor ve “Bir sigara yak” diyor ha bire… - Ciğerlerimin tam kapasite çalıştığını hissediyorum - “Bir sigara yak… Bir sigara yak” Hayli uzak bir yer kimseler gelemez buraya, yol açılması da çok zor. Rahatlıyorum. Yaratık sigara diye tutturmuş. Tekmemin boşluğa geleceğini biliyorum, hiç umursamadan geçip gidiyorum. “Sigara” Diye bağırıyor arkamdan… “Sigara…. Sigara…” sesi kesilesiye kadar yürüyorum. Bu gördüğüm kaçıncı ardıç ağacı? Saysaymışım keşke. Ardıç kuşu arıyor gözlerim. Bir yerlerde saklanmıştır mutlaka. Kim ne ister ardıç ağacından ki kuşlarını öldürür? Oysa ne güzel; sere serpe… Burada meşeler dev gibi olmuş, çokta güzeller. En son geldiğimde daha da ufaktılar, kolları budanmıştı. En son; On beş yıl olmuştur, belki daha çok. İnsan eli çekilince doğadan demek ki … Yıllar önceki o patikalar yok olmuş, keçi sürüleri ortalıkta yok. İleride bir yılkı sürüsü benden ürküyor, siyah bir beygir beni daha iyi görebilmek için olmalı bana doğru yaklaşıp duruyor, havayı kokluyor. Sonra bir törendeymiş gibisine afralı tafralı yürüyerek birkaç ufak daire çizip geri sürüsüne katılıyor.” Hangi gemin isyankarısın atların Spartaküs’ü? “ Ardından sesleniyorum “Sakın ola ki yeleni ele vermeyesin” yüzünü bana dönüp şahlanıyor ve sürüsünü alıp uzaklaşıyor… Hangi okul lider yetiştirebilirmiş doğadan başka? Çam ağaçları sıklaşıyor. Birinin beline dolanıyorum, ellerim ancak kavuşuyor bir birine, her tarafım yosuna bürünüyor, çırpmıyorum üzerimi… Kendimi anımsamadığım bir filmin karesinde buluyorum. Yine yıllar önce az ilerideki düzlükte oynaşan yaban kedilerini arıyor gözüm. Bir kayanın dibinde serinleniyorlardır diye temenni ediyorum. Toprak nemlenmiş, ayaklarım batıyor, susamışım. Daha önceleri su bu taraflara inmezdi. İnsan ayağının kolay değmediği bir bölge, birileri gelip dere yatağını mı değişti ne? Çınar ağaçlarına kızıyorum “Bu kadar güzelleşmeyin, serpilmeyin. Ya bir gün birileri burayı fark ederse …” Birkaç ceviz fidanı büyümeye durmuş, sincap kullarımın işi olsa gerek. İnsan korkusu ile koparmak istiyorum, kıyamıyorum sonra. Bir kent eskisinden geçiyorum. Kim gelmiş, kim yaşamış, kim göçmüş? Kaç bebek doğdu buralarda, kaç insan öldü? Kaç insan öyküsü saklı bu harabelerde, kaç sevda, kaç kavga, ölüm…. Zaman daha körpe bir çocuk Anasının memesine asılı Hayat emer Uzun Kısa İyi Kötü.. Hayat gider, Zaman kalır. Ölümü hatırlıyorum, hiç olmayı… Yoktum-varım-yok oluyorum… Garip bir şey bu dünya ve amacımı sorguluyorum. *** Kurbağalar kaçışıyor “Korkmayın” Diyorum “Ki siz insanın olamadığı yerde var olabiliyorsanız eğer, yaşamı sonuna kadar hak ediyorsunuz” Taşların arasında yengeçler, balıklar… Selam duruyorum yaşam mücadelelerine. Yüzümü suya daldırıyorum. Ağzımın içine kaynıyor buz gibi su. Durup derin bir nefes alıyorum ve tekrardan suya daldırıyorum yüzümü. Tüm hücrelerim yenileniyor sanki. Çınar ağacının altında uzunca bir yapı taşı ve yorgunum, biraz uzanasım var. “Hey! Yılan, çıyan, börtü böcek, gelin anlaşalım. Ben size dokunmayacağım ve sizde bana” Uzanıyorum. Çınarın dalları en sevdiğim türkülerden birini söylüyor… *** Dozerler ve iş makineleri geliyor homurdanarak. Kanallar kazılıyor, ağaçlar devriliyor, sincaplar ölüyor… Tanrıları çaresiz. Ardıç kuşu su içmeğe iniyor, su kurumuş…Konuyor kalkamıyor. Tüm ardıçlar kuruyor. Keklik yavrularının kanını içiyor. Kurbağalar taşlaşıyor. Yılanlar, akrepler doluşuyor ağzımdan içeriye, Çınar ağacı üzerimden çekiyor dallarını, güneş gözlerimden içeri akıyor, Kaplumbağalar parmaklarımı koparıyor. Uyanıp, olduğum yerde oturuyorum, ter-kan içinde… … Bir anne tilki ve yavruları benden yana korkularını yenip suya vuruyorlar kendilerini. *** Öğleni geçmiş zaman. Tekrardan su içip numune şişelerini dolduruyorum -aklımdan hiç çıkmayan ölüm kocaman dağı; ormanı ve canlıları ile alıp gidecek – Ama ben eminim ki bu suyun tahlilleri bozuk çıkacak… Çünkü çıkmalı! Çünkü bu dağ, bu orman, bu canlılar öyle istiyor, Çünkü sincapların tanrısı öyle istiyor! *** Numuneleri alıp yukarı çıkıyorum. Araba role istasyonundan gelip alacak beni ve daha çok yolum var. Tam zirvedeyim, deli bir rüzgar –Sümbül mevsimi gelinmeli buraya, bayılıp kalınmalı- Uzak dağlara bakıyorum. Buraları, bu dağları adım adım gezen ben miyim gerçekten? Her adımımda, her bir yerinde ömrümden parçalar bırakarak. İlk aldığım maaşımı hatırlıyorum. Mesai içinde 29 bin lira. Kendime gülmüştüm. Dağ-taş dolaş gel aylık 29 bin... Acaba bu dağın, taşın her bir parçası ile tanış olmak, akraba olmak, dost olmak ne kadar bir bedel gerektirir? Hem kim para verip tanrı olabilir? Sol yanıma dönüyorum, deniz… İki kolumu açıyorum yana – Martı olmak varmış şimdi…- Son kez bakıyorum aşağı. “Hoşça kalın hepiniz ve ben buralarda olduğum sürece hoş kalacaksınız” Bir kaç çift yaban güvercini aşağıya, suyun başına süzülerek iniyor… *** Sorguladığım yaşamımın amacını buluyorum ; Sincaplara tanrı olmak, hatta tüm hayvanlara… Kollamak ve gözetmek. “Suyu bir yere verirken kurdun, kuşun hakkını da gözet” Diye öğütlemişti Kazım amca… Unutmadım epé Kazım… Sende hoşça kal. epé : Amca
|