... ... saatleri ateşe verdim ve dahi takvimleri/ kurusun diye zamanlarımın ıslak gözleri. Bu incecik bir veda havasıdır - boynuna o yeşil fuları sarma çocuk , gece trenlerine binme kaybolursun... sokaklarda mızıka çalma çocuk vurulursun... - Blogcu



boynuna o yeşil fuları sarma çocuk , gece trenlerine binme kaybolursun... sokaklarda mızıka çalma çocuk vurulursun...

14/12/2008 - Bu incecik bir veda havasıdır


Uzun zamandır direniyorum.

         Ne gideceğim belli ne kalacağım.

         Hiç kimseye hiçbir şey demedim, paylaşmadım kimseyle.

         Demet Akbağ’ın “Sen hiç ateşböceği gördün mü?” adlı oyununu izleyeniniz oldu mu? O oyunda “insanın iç acılarının toplamı” diye bir söz geçer. Beni oyun ve oyunun isminden daha çok o kelime etkilemiştir.

         Ne zamandan beridir iç acılarımı hesaplıyorum. Ne kadarda biriktirmişim meğer, ne kadar alacaklıymışım hayattan. Ve ne kadar çok genim varmış benim, derecelerini hiçbir açıölçerin ölçemeyeceği... İçi tıka basa irin dolu genlerim…

         Niye böyle oldum? Ki ben her şartta gülmeyi başarabilmişim diye düşünürken kendime oyun mu oynuyormuşum? Kendimi kandırıyormuymuşum? Niye böyle? Niye?

         Uzun zamandır düşünüyorum.

         Uzun zamandır kendimi toparlıyorum; gezdiğimiz o kentlerdeki çocukluğumu, büyüdüğümü, arkadaşlarımı, sevdiğim kızları…

         Anca toparladım ve bir zamandır durup onlara bakıyorum. Silik, sıradan bir yaşantı diye biliyordum ama ne fırtınalar varmış. Acaba diyorum bu yorgunluk o fırtınadan mı kaldı? O ufacık yaraların iyileşmediğimi? Demek ki tükürceğimizi sürünce geçmiyormuş, demek ki içe atıyormuş, demek ki sakla yaranı gelir zamanı imiş…

***

         Kaç zamandır size gelemiyorum. Bu hafta sonunu size ayırmıştım, hepinizin yazılarına, sayfalarına birer gülümseyiş bırakacaktım, birer dost öpüşü…     

         Niye bilmiyorum ilk önce “eylemce” nin sayfasına gittim…

Böyle bir yazı vardı…

 

Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Don Kişotlar 'a, ateş hırsızlarına, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya…

Kazım Koyuncu

 

Ve bir yorum bıraktım.

selam sıcaklığındaki çocuk

kül rengi bir sabahı bırakıp penceremizin dışınadiye…

Güldüm sonra…

Sonra kaç kül rengi sabahım olmuş onları saydım. /Ben bu kavanozda bilyelerimi biriktirirdim oysa/

Kim penceresini açtığında benim bıraktığım kül rengi sabahı sahiplenir benim gibi, kim yığar isim be isim? Hem ben kime selam sıcaklığında olabilmişim?

***

         Annesinin elinden kopup kırlara koşan bir çocuk oluyorum birden, tepeden tırnağa sarıya boyanıyorum, kırmızıya, beyaza, eflatuna…Ona koşuyorum tekrardan elini tutuyorum, diğer elimde çiçekler… Çiğdem diyor, gelincik, çoban yastığı, benöyşe… “anne… papatya ve menekşe” gülüyor… Birden elimi bırakıyor “Burada beni bekle, gelip seni alacağım” diyor…

         Kendimden geçmişim, ter içindeyim bir çift kocaman kanat esintisi… Annem başucumda yanan mumu söndürerek gidiyor tekrar… Gelişini bilmediğim gidişler, kaçıncısı olduğunu da bilmiyorum.

***

         Sayfalarınıza gelemiyorum.

         “Nilce” ye yaz demiştik… Ne kadar da kolay gelmişti. Ne kadar haklı imiş kendine küsmekle, yazamamakla. Demek ki başa gelmeyince bilinmiyormuş...

         Nerede acaba şimdi? Şimdi ne yapıyor? İyimi?

         Gelemiyorum, yazamıyorum…

         Bağışlayın… Ki ben yorulmazdım hiç sizi okumaktan, her birinizden değişik lezzet.

         Ne yalan söyleyeyim bazı yazılar benim için pırasa yemeği gibiydi Holey/ yada tarhana  Holey/  Yutkunuyordum…  ama yinede çok ama çok güzel yapmıştınız. En lezzetli pırasa ve en lezzetli tarhanalardı, ben bildiklerimden değildi Holey Bu arada dayılarımdan birinin pırasayı tereyağlı yaptırdığınıda belirteyim.Çilgin

         ***

         Halen sayfalarınıza gelebilme ihtimalim var ama çok duygusal anımdayım, değil sayfanıza gelmek adınız aklıma geldiğinde bile gözlerim doluyor gerçekten…

         Ben dualara inanmam. Çünkü benim tanrım kul sözüne bakmazGözler        
         Yarın sabah tüm iyi dileklerinizi yanıma alarak gidiyorum…

         Ve en yakın zamanda dönüp bu yazıyı yayından kaldırmayı çok ama çok  istiyorum…

         Hepinizi çok seviyorum…

         Hoş kalın… Şimdilik / Bence – temennimce/

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Sadece sen... Zati en !!!

Kategoriler

...
...