... ... saatleri ateşe verdim ve dahi takvimleri/ kurusun diye zamanlarımın ıslak gözleri. denemeler - boynuna o yeşil fuları sarma çocuk , gece trenlerine binme kaybolursun... sokaklarda mızıka çalma çocuk vurulursun... - Blogcu



boynuna o yeşil fuları sarma çocuk , gece trenlerine binme kaybolursun... sokaklarda mızıka çalma çocuk vurulursun...

5/10/2009 - Folklorik Drama / Kırlangıç Hatıraları-8

Kategori: denemeler


“O gün, o iki arkadaşımı en son gördüğümdü.
Bazıları Şener ile Bülent’i dayılarının alarak yanlarına götürdüğünü söyledi, bazıları onların yetimhaneye teslim edildiğini…
Dilerim başarmışlardır.”

Şener mahalle komşumuz İsmet amcanın oğluydu.
     İsmet amca kamyonu ile nakliye işleri yapardı, bazen şehirlerarası çalışır, günlerce eve gelmezdi. Dayımın çok samimi arkadaşıydı.
     Dayımda kamyonculuk yapardı, çoğu zaman birlikte aynı şirketin nakliye işlerini tutar, aynı zamanlarda aynı işe giderlerdi.
Genç kadındı Gülü teyze, güzel kadındı, tanımadık mahallelerde günlerce yalnız kalmasın diye dayım bizim oturduğumuz mahallede ev aldırmıştı onlara, komşularımız olmuşlardı.
     Hem İsmet amcanın kardeşi için hiçte güzel şeyler anlatılmıyordu. Mahallenin gençleri onun mahalleye girişini yasaklamıştı. Gülü teyzeyi rahatsız ettiği dedikoduları çıkmıştı bir zamanlar.
     İşe gittikleri zaman dayımın hanımı ve Gülü teyze ya dayımların evinde kalırlardı ya da İsmet amcaların evinde. Arada bir bize de geldikleri olurdu, bu yüzden Şener ve abisi Bülent ile samimi arkadaşlar olmuştuk.
     Televizyonun henüz hayatımıza girmediği güzel, temiz zamanlardandı. Büyükler köşelerine çekilip günlük, gündelik olaylardan konuşurken, biz çocuklar ya masallar anlatırdık bir birimize, ya bulmacalar sorardık, ya cinlerden-perilerden bahsederdik ya da şehir fısıltılarını anlatırdık bir birimize.
     Amcamın oğlu mezarlığı işaret ettiğini, parmağını ısırıp ayağının altına koymadığı için babaannemizin öldüğünü anlatmıştı birinde, abartarak!
     …
     Bir gün Tokat-Erzincan arasında bir trafik kazası haberi geldi. Mahalle sus-pus olmuştu.
     …
     Abim, babamın bize verdiği okul harçlıklarımızı biriktirerek siyah-beyaz bir futbol topu almıştı, babamın haberi yoktu.
     Ben topun ortağıydım, parasının içinde benimde harçlığım vardı, hatta abimin parasından daha fazla! Buna rağmen abim arkadaşları ile top oynadıkları hiçbir oyuna beni katmaz, fazla ısrar etsem tekme-tokat döverdi. Kendisini çok sevmek gibi bir zaafım olduğunun farkındaydı ve abim bu zaafımı çok iyi kullanırdı. Annem-babam onu döver ya da ağır sözler eder, incinir korkusu ile dayak yediğimi hiçbir zaman onlara söylememiştim.
     …
     Abim akşamüzeri topu damın üzerindeki otların içine sakladı, görmüştüm.
     Okulda topu alıp kaçacağım üzere hayaller kurdum hep, arkadaşlarıma topumuzu getireceğimi, mezarlığın yanındaki boş arsada top oynayacağımızı söyledim. Tüm çocuklar heyecanlanmıştı, yemek dahi yemeden, ailelerimize kütüphaneye gideceğimizi söyleyerek top oynamaya gidecektik.
     Paydos zili çalar çalmaz Zeynebi beklemeden Şener ile birlikte eve koştuk. Yolda, okula giden abimin yanından rüzgâr gibi geçtik, aldırmadık bağırmasına. Önlüğümü, çantamı odaya koyarak damın üzerinden topu alıp söz verdiğimiz yere gittim. Bazı arkadaşlarımız evlerine dahi uğramadan okul kıyafetleri ile sahaya gelmişlerdi. Adam paylaşıp top oynamaya başladık.
Saatler geçmiş, hepimiz acıkmıştık, hem okul paydos olmak üzereydi, hele abim eve geldiğinde topu yerinde görmezse var ya…
     Bir pozisyonda ortalık karıştı. Goldü-Gol değildi diye bir süre tartıştık, kim mızıkçılık yaptı bilmiyorum, oyun sona erdi, evlerimize gidecektik.
     -Top nerede? Diye sordum.
     Gülü teyzenin oğlu Şener topun gittiği tarafı gösterdi işaret parmağı ile. Mezarlığın içine girmişti top.
     -Mezarlığı gösterdin… Dedi arkadaşlarımızdan biri.
     Şener, hemen işaret parmağını ısırıp ayağının altına koydu, gözleri yaşarıncaya kadar ezdi parmağını.
     -Oğlum, biz söylemeden yapmalıydın, artık sayılmaz, ailenizden biri ölecek.
     Şener dondu kaldı olduğu yerde. Şener’in üzüntüsü çocukları çok keyiflendirmişti, bir birlerine bakarak gülüşüyordular.
Bir süre hareketsiz kaldı, sonra, o sözü diyen çocuğun boğazına sarıldı, bir eliyle boğazını sıkıp diğer eli ile öldüresiye vuruyordu. “Kimsem ölmesin… Kimsem ölmesin!” Diye bağırıyordu bir yandan. Çocuğun dayak yediğine sevinmiştim, zaten Şener’in gücü yetmezse bende Şener ile bir olup dövecektim onu. Çocuk iyi bir dayak yedikten sonra kavgayı ayırdık. Şener sakin olamıyordu.
     Eve doğru giderken okulun öğlenci öğrencileri için paydos zili çalıyordu. Şener, birden “Büleeeeeent… Büleeeeeent” Diye bağırarak okula doğru koşmaya başladı. Üzülmüştüm. Şener’in bağırmaktan neredeyse hançeresi yırtılacaktı. O anda o çocuğu öldüresim geldi, araya amcamın, dayımın çocukları girerek kavgamızı ayırdılar, topumu alıp Şener’in peşi sıra koşmaya başladım, ciğerlerim patlayacaktı neredeyse.
     Şener’i ancak okulun önünde yakalayabildim, kardeşinin ismini bağırarak öğrencilerin içinde onu arıyordu. Deli olmuştu, ağlıyordu. Nihayet Bülent’te çıktı.
     -Kardeşim neden bağırıyorsun? Yavaş ol biraz, beni utandırıyorsun.
     O, kardeşine sarılmış, ağlamaları hıçkırık halini almıştı.
     -Ölmeyeceksin değil mi? Ölmeyeceksin… Ölmeyeceksin…
     -Neden öleyim Şener, nereden çıktı bu?
     Ağlamaktan konuşamıyordu. Öğrenciler şaşkın bir çember oluşturmuştu etraflarında.
     -Ne bileyim, demin mezarlığı gösterdim parmağımla, aklıma gelmedi ki parmağımı ısırıp ayağımın altına koyayım.
     -Hay benim deli kardeşim dedi Bülent ve devam etti “ Sen halen bunlara inanıyor musun?”
     O hiçbir şey demeden kardeşinin boynuna sarılmış ağlıyordu.
     Ben onlara bakıyordum, içimi ezerek…
     …
     Babaları İsmet amca geçen yıl trafik kazasında ölmüştü. Gülü teyze, kardeşlerinin tüm ısrarlarına rağmen “İki çocuğumla kardeş evine sığamam” diyerek kardeşlerinin yardımını reddetmişti. Evde örgü örüyor, elişleri yaparak bunları satıyordu, bazen de evlere su taşıyordu parayla. Çok tanıdık ve samimi ailelerde arada bir yardım ediyordu. Arada bir para karşılığı ev temizliğine de gidiyordu. Çocuklarını kimselere muhtaç etmeden okutup, adam edecekti.
     Gülü teyze dul kaldıktan sonra, daha eşinin kırkıncı günü çıkmadan kayınbiraderi evlerine çocukları bahane ederek daha sık gidip gelmeye başlamıştı.
     Mahallede hiç kimse o adamdan hoşlanmıyordu ama o aile artık babasızdı, amca baba yarısıydı ve o adam onların amcasıydı, bir şey demiyordu. Bir yandan da bir kardeşin diğer bir kardeşin eşine kötü gözle bakacağına ihtimal vermiyor, bunun pis bir dedikodu olabileceğini düşünüyordu mahalleli, bir insanın bu kadar aşağılık olabileceğine inanamıyordu, biraz da bu yüzden suskun kalıyordu.
     …
     İki kardeş bir birine sarılarak çocukların oluşturduğu çemberi yarıp mahallemize doğru yürümeye başladılar. Bende arakalarınca…
     Bülent arada bir kardeşinin saçlarını okşayıp, yüzünden öpüyordu.
Ne anlatıyordu Şener, Bülent’i böyle duygulandıran konuşma ne olabilirdi? Korkularını mı anlatıyordu, abisini nasıl sevdiğini mi? İçim acıyordu iki kardeşin o gün sergiledikleri dayanışmaya, babasızlıklarına ve içten içe korkuyordum bu çocuklar başaramayacaklar diye.
Sokağın başında durdum, bahçe kapısını açıp içeri giresiye kadar baktım arkalarından.

Kendi bahçemizden içeri girer girmez abim üzerime saldırarak annemin yün çırptığı kiraz dalı ile beni dövmeye başladı. Gerekçesi hazırdı; Topu izinsiz almıştım! Sanki izin istesem verecekmiş!
Top, o an için geçerli bir bahaneydi. Beni canı istediği her zaman döverdi, mutlaka bir bahane uydururdu!
Ne yapmalıydım ki abim beni sevmeliydi?
Bülent ile Şener’in az önceki bir birlerine sarılışları geldi aklıma.
Bizimde mi babamız ölmeliydi?
Babamız ölürse bizim annemizde mi evlere su taşırdı, temizliğe giderdi?
Hem biz kirada oturuyorduk. Babamız ölse paramız olmazdı, ya ev sahibi Hacı amca bizi evden atsaydı?
Acaba benim amcalarımda annemi rahatsız edermiydi?
Çok kötü şeylerdi düşündüğüm ama abimde beni zamanlı-zamansız, sebepli-sebepsiz dövüyordu. Usanmıştım. Anneme-babama söyleye bilmiyordum dayak yediğimi, onu döverler ya da kötü söz söylerler diye korkuyordum.
Ne vardı sanki Bülent’in Şener’i sevdiği gibi sevseydi abimde beni? Hem ben Şener’in abisini sevdiğinden daha çok seviyordum abimi…
Başıma deyerek canımı çok kötü yakan çubuğun acısı ile düşüncelerimden sıyrılıp, kurtularak abimin elinden, mezarlığa doğru koşmaya başladım. Ne kadar mezar varsa hepsini gösterecektim işaret parmaklarımla!
Peki, ölen kim olsundu?
Abilerim? Allah göstermesin! Zaten iki abim ölmüş yetmez mi?
Annem-Babam? Hayırrrrrrr!
Küçük erkek kardeşlerim, kız kardeşlerim? Lanet olsun, nereden geliyor aklıma!
Ben ölüp kurtulayım en iyisi!
Keşke ev sahibimiz ölseydi, bahçede köpek saklamama izin vermiyor.
Hayır, o da ölmesin. O ölürse mezarını kazmak için ağabeylerimi de çağıracaklar. Birinde ev sahibinin kardeşi öldüğünde kıştı, abilerim de gitmişti mezar kazmaya. Yerler donduğu için kazılmıyormuş ve abilerim çok üşümüşler.
Hem, baharda babam kendi evimizi yaptıracak, genişçe bir bahçemiz olacak. Ben istediğim kadar köpek saklayabileceğim, kız kardeşim çok sevdiği kediyi saklar, annem tavuk saklar. Ne kadar kaldı ki bahara?
En küçük dayım benim güvercinlerimi çalmıştı damdan, acaba o aileden sayılır mı?
Ya sayılmazsa?
Ne olacak peki? Benim de canım çok tatlı…
Köprünün üzerinde iki elimim işaret parmaklarını neredeyse kıracak gibi ezerek diğer üç parmağımın altına sakladığımı fark ettim, canım yanıyordu.
Ne kadar da doluydu bu mezarlık?
Ne kadar çok çocuk işaret parmağı ile mezarlığı göstermiş?
Ölen babaların, annelerin, kardeşlerin hepsinin günahını almış çocuklar, hepsinin ölümüne sebep olmuşlar.
Keşke mezarlıklar çocukların görebilmeyeceği kadar uzakta olsaymış şehirlerden…
Annem-babam, kardeşlerim geliyor aklıma, hepsi toprağın altında! Ürperiyorum!
Bakışlarımı güç-bela kopartıp mezarlıktan, yüzümü mahalleye dönüp hızla evimize doğru koşuyorum. İşaret parmaklarım halen avuçlarımın içinde eziliyor.

Okullar tatil olmuştu.
Mahallenin hanımları halılarını, kilimlerini faytonlara yükleyip, yıkamak için çaya gitmişler, çocukları da yanlarında. Çocuklar annelerinin gözetiminde soyunup suyun derin olmayan yerinde yüzüyorlarmış. Gülü teyzede bir komşumuzun halılarını yıkamak için çaya gitmiş. Şener, diğer çocukların aksine yüzmüyor, aklınca annesine yardım ediyormuş. Bir anlık dalgınlıktan olsa gerek akıntıya kapılarak suların içinde kaybolmuş. Annesi kendisini suyun içine atarak bata-çıka oğlunu kurtarmış, kıyıda Şener’i ayıltmışlar, ağzından çokça su akmış dışarı.
Mahalleye Şener boğuldu diye haber geldi.
Annem “Oyyy! Yazık yetimim, bahtı kara yetimim, şanssız Gülü, talihsiz Gülü” diye bağırarak tırnaklarını yüzüne geçirdi.
Kadınlar, kendilerini döve döve çaya doğru kaçıştılar.
Gülü teyze ile Şener’i gören kadınlar ikisini de kucaklayarak daha bir ağlamaya başladılar.
Olayı duyan amcası faytona binerek gelmiş.”Neden yardımlarımızı kabul etmiyorsun da üç-beş kuruş için gelip el-âlemin pisini-kirlisini yıkıyorsun? Bu çocuk senin yüzünden ölse senide, aileni de yakardım” diye Gülü teyzeye sinirlenerek onu ve Şener’i faytona bindirip hastaneye götürdü. Doktor muayenesinden sonra önemli bir şeyi yok diye evlerine yollamış doktorlar.
Güzelliği dillere destan olan Gülü teyzenin ıslanan elbiseleri vücuduna yapışarak hatlarını daha bir belirginleştirmişti. Şener’in telaşı olmazsa Gülü teyze katiyen bu halde hiç kimseye gözükmez, utanırdı.
Şener’i divana yatıran Gülü teyze elbiselerini değiştirmek için odasına geçmiş.
Bir süre sonra oda kapısının açılarak kayınbiraderinin odaya girdiğini fark etmiş.

Şener’in acı bağırtısı mahalleyi ayağa kaldırdı.
Şivan koptu sokağımızda.
Ses sese karıştı.
Mahallenin kadınları bahçe içerisinde, sokakta deli tavuklar gibi; bağırarak, birbirlerine çarparak şuursuzca sağa-sola kaçışıyordu.
Biz çocuklar ne olduğunu anlamamıştık.
Ambulans sesi geldi,
Polis sirenlerinin sesi…
Sakinleşen kadınların bir kısmı bahçe kapısında toplandı, bir kısmı bahçe içinde; pencerenin önünde.
Bibim(*), evin içinde Gülü teyzenin ayaklarını kucaklamış havada tutmaya çalışıyor.
Polisler içeri girdiler.
Tavanın ahşaplarına başörtüsü ile kendini asmış olan Gülü teyzenin başörtüsünü keserek aşağı indirdiler. Yüzü-gözü kandan görülmüyordu, elbiseleri baştan aşağı kana bulanmıştı.
Cesedinin yanında dışarı çıkan polisin elinde bir mendil ile tuttuğu mutfak bıçağı vardı.
İki adam Şener’in amcasının cansız bedenini bir battaniye içerisinde ambulansa taşıdı, her tarafından bıçaklanmış, gözleri öküzgözü gibi büyümüş, dışarı fırlamıştı.
Benöyşe nene bayatı deyip ağlıyordu,
Kelbayı(*) Zehre Ambulansa götürülen Gülü teyzenin gözlerini kapadı dualar okuyarak.
Kelbayı Mesime ikisinin aynı ambulansa konulmasına itiraz ederek adamın cesedini ambulanstan indirttirdi.
Adamın karısı kadınların içinde adeta taş kesilmiş gibi dimdik duruyordu ve yavaş sesle fısıldıyordu “Yazık oldu Gülü’ye, Muğdet zaten pezevengin biriydi.”
Şener, Bülent’e sarılmış ağlıyordu.
Polis Şener ile Bülent’i arabaya bindirirken benim gözlerim Şener’in işaret parmağına takılıp kalmıştı.

Yaz bitmek üzereydi,
Biçin zamanıydı,
Hacı amca bahçenin köşesinde tırpanlarını eğeliyordu,
Ben, duvara dayatılmış tırpanların keskinliğine bakıyordum,
Birde iki elimin işaret parmaklarına…



asivemavi36 – Kırlangıç Hatıraları


     Bibi      : Babanın kız kardeşi
     Kelbayı: Şii mezhebinde dini bir makam
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

29/8/2009 - HOŞ GELDİN YA RAMAZAN

Kategori: denemeler
Biliyorum okuyorsun yazılarımı ve bulutlar üzerinden gülümsüyorsun,
Milli Piyangoda son beş rakamı tutturmuş gibi sevinçlisin.



Gazeteler bilmem kimin CD setlerini vermeye başladılar,
Yasin-i şerifler,
Kuranlar, kuran mealleri.
Sosyal, kültürel, aktüel birer iletişim kurumumu yoksa birer misyoner kurumumu bunlar?
Misyonerler bile bunlardan daha temiz, hiç olmazsa onlar insanların paralarını sömürmüyor.

Televizyonlar özellikle akşamları, evliyaların, enbiyaların hayat hikâyelerinin filmlerini, dizilerini oynatacak otuz gün boyunca. Garip olan, bunlar hep mazlumdurlar ve ne hikmetse hep araptırlar!
Bu aylarda, bu kültürün öz insanı olan Yunus Emreler, Pir Sultanlar, Hacı Bektaşi Veliler, Hacı Bayramı Veliler ve diğerleri neredeler diye merak ederim her zamankinden daha çok.
Sokaktan tuttukları ilahiyatçıları stüdyoya oturtup bize orucun hikmetlerinden dem vuracaklar, / Sanki bizler bu dine tabi değiliz, bilmiyoruz gibi./ Zavallı adamlar belki ilahiyatçı bile değiller, belki günlük 25-30 liraya stüdyo stüdyo gezen gariplerdir.
Öyle ya kim kime, dum duma bir ülkede yaşıyoruz,
Kimin kimsenin hiçbir şeyi araştırıp öğrenmeye niyeti yok nasıl olsa!

Sohbetler, geçmişte yaşayan, bu günü görmeyen, yarını düşünmeyen bir toplum olduğumuzdan olacak olmalı ki hep geçmiş ramazanlar üzeredir. “Ahhh… Ah! Nerede o eski ramazanlar?” Diye yakınmalar.
Direkler arası,
Gölge oyunları,
Meddahlar v.s… v.s…
Hani telefon etsen yapımcısına ve telefonunu bağlasalar. Desen ki “Bre deyyus! Madem bu erkin var elinde, hangi gün bu kültürü yaşatmak adına bir program yaptın?” /Hoş ben hiçbir veledin anne-babasının elinden tutup, sevinerek Hacivat-Karagöz izlemeye gideceğini veya TV lerde onlar üzre çekilmiş görselleri izleyeceğini zannetmiyorum ya, bu da ayrı bir mesele./

Belli bir yaşa gelmişiz hepimiz, geçmişin ramazanlarından ne hatırlıyoruz acaba? Ben şahsen hiçbir halt hatırlamıyorum.
Tek hatırladığım fırının önünde pide kuyruğuna girmekti,
Birde iftar saatlerine yakın sokağın başına dikilip minare ışıklarının yanmasını ve imamın ezan okumasını beklemekti. Sonrasında koşarak oruç tutan aile bireylerine haber vermek v.s.
Kendimi bildim bileli bu böyleydi.
Şimdi TV de yirmi küsur yaşındaki çıtır hayıflanıyor “Ahhh… Ah! Nerede o eski ramazanlar?”
Diyimmi yerini eski ramazanların?
Ha?
Neyse… Ayıp...

Neyse…
Birde iftar menülerine acayip kıl oluyorum!
Dünyadan bi habermisiniz mallar!
Emekliye aylık on lira, memura yüzde iki, asgari ücretliye yüzde dört zam yapıldığını daha dün haber yapan siz değimliydiniz embesiller!
Geçen gece bir embesil Trabzon uzun gölde tavada alabalık tarifi verdi,
Bir başka embesil bilmem hangi otelin iftar menüsünü gösterdi,
Bir başkası sağlıklı iftar ve sahur menülerini gösterdi ve sıkı olaraktan tembihledi “Sakın ola ki ağır, yağlı ve etli yemekler yemeyin. Kurutulmuş domates, kaymak, bal, peynir, reçel ve süt ağıtlıklı olarak beslenin”
Ooooldu, baş üste!
Hatta buyur halkın sofrasına sende konuk ol labunya!
Gel de bunlara gün yüzü görmemiş küfür repertuarından seçmeler sunma?
La pzvnk! Daha dün mısır çarşısında pahalılıktan kopan kıyameti,
Pazaryerlerinde çürük sebze toplayan kadınları haber yapıp bize gösteren sen değilmiydin?
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diye sormazlarmı adama deyyus!
...
İftar çadırları bir de…
Ben hiçbir iftar çadırında orucunu açmaya gelen yoksul insan görmedim. Gören varsa beri gelsin alnından öpecem.
Yoksulun, yoksulluğu boyunca onurlu olduğunu bilmeyen takiyeci güruh! Sözde sevap kazanarak sahte maneviyatınıza mastürbasyon yaptırdığınızın farkındamısınız?
Hele belediye başkanları!
Özellikle İstanbul ve Ankara ve bazı Büyükşehirlerde  yetmiş küsur milyon insanın parası ile kendi adınıza hayır-hasenat işliyorsunuz!
Orucun gösteriş ve riyadan uzak bir ibadet olduğunu unuttuğunuzu veya bunu bilmediğinizi hiç zannetmiyorum. Siz olsa olsa cehennemin ipoteğinde olan ruhlarınıza terapi uyguluyorsunuz, vicdanlarınızı kirli sularda durultmaya çalıştığınızın sizlerde farkındasınız ve her seferinde daha da kirlettiğinizin!

Devlet büyüğümüz, agresif sayınımız her gece bir gecekonduya iftara konuk oluyor. Hiç sebebini araştırdınız mı neden?
Hıııı?
Bilemediniz değil mi?
Muhtelif rivayetlere kanmayın lütfen.
Söyleyeyim efendim. Kursağından hiç değilse senede birkaç gün olsun helal lokma geçsin diyedir.

Çankaya belediyesi sahurda davul çalmayı belediye meclisi kararı ile yasaklamış.
Bomba haber! Flaş haber olarak geldi ekranlarımıza!
O davulun tokmağını alıp o kararı bize haber olarak hazırlayan muhabirin,
O televizyonun sorumlu haber müdürünün,
Ve dahi o haberi sunan spikerin
………..
Kafasına kafasına vurmak lazım ya… Neyse!

En azından o belediye meclisi görev yaptığı sürece Çankaya’da oturmak isterdim, bravo başkana ve o kararı alan meclise. Teşekkürler.
Davulcular yüzünden kaç kez cinnet geçirdiğimi gelin bana sorun. Belki de oruçlu insanların bu denli gergin olmalarının sebebi davulculardır. Çankaya’da oturan ve bu ramazan ayını davulsuz geçiren insanların ne kadar stresli olup olmadıklarını izlemekte fayda var. /Bu güzel bir tez konusu olabilir, sosyal bölüm okuyan üniversiteli arkadaşların dikkatine sunayım bu fikrimi de./

Ahanda davulcu girdi sokağa,
Ben davulcuyu öldürmeye gidiyorum,
Mahpustan çıkanda görüşürüz.

NOT: Oruçluyken çiy pirinç, kağıt, pamuk ve çakıl taşı yemek orucu bozarmış haberiniz olsun.
Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/8/2009 - Yolun Açık Olsun Dostum...

Kategori: denemeler


Oğul tadında mektuplar yazamadıysam kızma bana...

 Yolun Açık Olsun Dostum,
Soranlara Selam Söyle...
...
Bazen öyle anlar olur ki dil tutulur,
Öyle bir an bu an...
İki kez yetim kaldım, çok kötü bir duyguydu.
Artık bitti demiştim,
Artık yetim kalmak yok diye bilmiştim güzel adam.
2005 yılıydı,
Blogda bir çocuk yüreği ile tanışmıştım,
Bir adam ile,
Bir baba ile;
Senin ile,
Halis Abi ile...
...
Bu gün hiç bir şey yazasım yok,
Bu gün susasım var,
Bu gün kaçıp saklanasım bir yerlere...
Bu gün gözlerimi kör,
Dilimi lal,
Kulaklarımı sağır edesim var...
...
Bu gün,
Öğlen namazında...

"Merhumu iyi bilirdik"
...
Sonra?
Unutulacağını mı zannediyorsun?
Kolay şey mi "BABA" diyebilmek bir adama?
...
Yazıyı henüz eklemiyorum babacığım,
Şimdilik bu kadar.
Ama unutma, bizim Baba-Oğul ilişkimiz dün saat 16:05 te bitmedi.
Farklı bir mekana,
Farklı bir boyuta gidiyorsun.
Yolun açık olsun dememe gerek var mı bilmem,
Ben desem de, demesem de senin yolun her zaman açıktır,
Aydınlıktır,
Masmavidir...
...
Güle güle,
Güllerle,
Yıldızlarla babacığım.
Soranlara selam söyle...



Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/11/2008 - İLK AŞK

Kategori: denemeler


Bir yağmur zamansız...

Ver yansın ediyordu toprak damların üstüne üstüne anlamsız bir öfke. Her sokak başında bir su kavuşumu yaranmıştı,

Garip bir havaydı…
Her zaman su gibi içtiğim o yol bayat bir ekmek gibi dizilmişti boğazıma; Adımlarım gerisin geri.
Ne zaman bir şeyler olsa ya iklim böyle olurdu ya da ben.

***
Ömrümün en uzun yoluydu,

En zor...
Yoktu...
Sıranın en sol tarafında ve en başta o durmuştu her zaman.

Şimdi kocaman bir yoktu yokluğu.

Çocuk kalbimin kara deliği oluvermişti.

Ve ben ilk kez geç gelmiştim okula.

Onun yanında ben duruyordum her zaman. - Yoksa omu benim yanımda? -
Kısacık saçları vardı,

beyaz yüzü ve gülüşünden rengini fark edemediğim gözleri. (beklide korktuğum bakmalarından) Baksam güller solacaktı sanki.

İnceden bir dere çağlardı o konuşunca ve ben doymamışlığımı fark ederdim uykularıma, ama pişman olmadım asla erken kalktılarıma. Sabahın ucundaydı her zaman bu yüzden kısa tutardım gecelerimi.

Orta boylu, ince, narin biriydi.

Kazağının renginin fıstık yeşili olduğunu renkleri tanımaya başlarken anladım,  yoksa önceden sadece yeşildi.

Mavi bir eteği vardı (bu yüzdenmidir bilmem maviyi unutamadığım?) Ayakların da  kibar bir sümer ayakkabısı.

O güzel ellerinde tebeşir, yeşil tahtanın önünde bir biblo gibiydi.
İlk beni tanımıştı,

İlk benim saçımı,

İlk memnun odlusuydum,

İlk yanağımı okşayan…

Tahtaya hep ben kalkmak isterdim inatla parmağım havada, tahtaya kaldırmadığında küstülerim, ağladılarım çok olmuştur.

Kıskandığımda…

***
Baston çikolatalarımı paylaşmak istemiştim onunla, verememiş elimde eritmiştim.

Yiyememiştim de. - Horoz şekerlerini yakıştıramadığım.-

***
Yoktu,

Okul bomboştu. -Tecilli ağlamam içten içe;  cuma’dan kalma; o vedadan.-  
Yoktu…

Kapı açıldığında kırıldı son umudum, eski öğretmenimizdi gelen.

Ne kadarda umarsızdı herkes!!!

-Ve ben anladım ki insanın içindeki fırtına sadece kendine eser.-

Ders anlattılarında bana hiçbir şey vermedi, savrulup geçti sözler. Sadece yeşil tahta önünde onun hayaline takılı aklım.
”Sen neden yazmadın?” Dedi öğretmenim. ..
”Kalemimi kaybetmişim öğretmenim.” Diyemedim -Sadece gözleri dolu bir susuş; Harflerim kaybolmuştu.-
”Nereye gitti?  Diyebilmiştim kalan son harflerimle.
”Kim?” Dedi. Yine sustum. -Harflerimi götürmüştü giderken.-
”O stajyerdi.” Dedi gülerek, ben ağladım…
Ne adını unuttum… Ne de…
Şimdi her öğretmen vedasında siyah önlüğünün içinde toparlak yüzlü bir çocuğun gözyaşlarında bir beyaz yakalık ıslanır…
O benim ilk aşkımdı Zeyneb’in kıskandığı ..
                                                                                   asi & mavi 36

 

Yorum (21) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/8/2008 - benim bir günüm - III

Kategori: denemeler

 

Yıllardır görüp fark edemediğimi hatırlıyorum. Hiçbir şey sıradan değilmiş, sadece benmişim sıradan kılan günlerimi.

 

Toprak, ot, kayalar, ağaçlar.

 

Kaç yılanı ürkütmüşüm, kaç kuşu. Kaç yabani hayvanla ben bir birimizden korkmuşuz.? -Yıllar önce aynı yerde yaralı bir yaban domuzunun bize saldırdığını anımsıyorum birden- Ben deli olmalıyım aynı yere bu kez yalnız gelmekle.

 

İnip arabadan yaya yürüyorum ve deli gibi koşmak istiyorum. Tıkanan nefesime hayıflanıyorum ve cebimde sigarama bakıyorum. Sigaram; Namluda mermim gibi… İntiharıma saklıyorum!

 

On dört müydü yaşım, On beş mi?

Bir gün bu deli taylar gibi koştuğunu hatırladığında acı acı güleceksin kendine” derdi ilk ustam; Kazım amca. Bir dağdan iner diğer dağa soluksuz çıkardım. Şimdi zorluyorum zorluyorum bacaklarım ve ciğerlerim dinlemiyor beni. Ne kadarda haklıymış. Keşke her öğüdü tutabilseymişiz. Geri dönüyorum Kazım amca arkamda tıknefes “Ne demek istemiştin o gün?” Diye soruyorum. Sadece gülümsüyor.

 

Evvelisi yıl Kazım amca, evvelisi yıl üç kez yokladı beni seni götüren illet, sol tarafımı sıktı üç kez, neyse ki başardım şimdilik ve şimdi birazda korkumdan deli taylar gibi koşamadığım, ama bu gün koşacağım…” Gülüyor Kazım amca ve bir bulut gelip içine alıyor onu….

 

Durup etrafa bakınıyorum. Daha yolum var, çok yolum var. Bu gün, bildiğim ama uzun zamandır gitmediğim bir yere gidiyorum. Bu gün gittiğim yerlerin hepsine birden gidecek gibi…

 

Geçtiğim yerler ufalıyor. Uzaklarda köyler, kasabalar ve şehir… Denize var daha.

Sincaplar oyunlarını kesip bana bakıyor şaşkın gözlerle, belki de ömürlerinde gördükleri ilk insan “Belki bana tapınırlar kim bilir?” Durup onlara bakıyorum bir süre; minik, sevimli kullarıma. Sonra sincaplara tanrı olmayı biraz erteleyip yoluma devam ediyorum. Ağaçtan ağaca atlayıp bana eşlik ediyorlar; güzel bir uğurlama… Sevdim ben bu işi. Bir daha gelişimde değişik çerezler getirmeliyim buraya ve ayinler düzenlenmeli.... Bana badem sunmalı kullarım. Meşe palamutunu toprağa gömüp yalancı kestane yapan köyleri anımsıyorum. Tadı çok değişikti, sevmemiştim... Kullarıma bana meşe palamudu sunmalarını yasaklıyorum.

 

Menengiç ağaçlarının sık olduğu bir bölge, son zamanlarda bir fıstık projesi lafıdır dolaşıyor ortalıkta. Keşke buraya kadar gelemese kimseler. Canım sıkılıyor. Kırmızı bir yaratık musallat oluyor ve “Bir sigara yak” diyor ha bire… - Ciğerlerimin tam kapasite çalıştığını hissediyorum - “Bir sigara yak… Bir sigara yak”

Hayli uzak bir yer kimseler gelemez buraya, yol açılması da çok zor. Rahatlıyorum. Yaratık sigara diye tutturmuş. Tekmemin boşluğa geleceğini biliyorum, hiç umursamadan geçip gidiyorum. “Sigara” Diye bağırıyor arkamdan… “Sigara…. Sigara…” sesi kesilesiye kadar yürüyorum.

 

Bu gördüğüm kaçıncı ardıç ağacı? Saysaymışım keşke. Ardıç kuşu arıyor gözlerim. Bir yerlerde saklanmıştır mutlaka. Kim ne ister ardıç ağacından ki kuşlarını öldürür? Oysa ne güzel; sere serpe…

 

Burada meşeler dev gibi olmuş, çokta güzeller. En son geldiğimde daha da ufaktılar, kolları budanmıştı. En son; On beş yıl olmuştur, belki daha çok. İnsan eli çekilince doğadan demek ki …

Yıllar önceki o patikalar yok olmuş, keçi sürüleri ortalıkta yok. İleride bir yılkı sürüsü benden ürküyor, siyah bir beygir beni daha iyi görebilmek için olmalı bana doğru yaklaşıp duruyor, havayı kokluyor. Sonra bir törendeymiş gibisine afralı tafralı yürüyerek birkaç ufak daire çizip geri sürüsüne katılıyor.” Hangi gemin isyankarısın atların Spartaküs’ü? “ Ardından sesleniyorum “Sakın ola ki yeleni ele vermeyesin” yüzünü bana dönüp şahlanıyor ve sürüsünü alıp uzaklaşıyor… Hangi okul lider yetiştirebilirmiş doğadan başka?

 

Çam ağaçları sıklaşıyor. Birinin beline dolanıyorum, ellerim ancak kavuşuyor bir birine, her tarafım yosuna bürünüyor, çırpmıyorum üzerimi… Kendimi anımsamadığım bir filmin karesinde buluyorum.

 

Yine yıllar önce az ilerideki düzlükte oynaşan yaban kedilerini arıyor gözüm. Bir kayanın dibinde serinleniyorlardır diye temenni ediyorum.

 

Toprak nemlenmiş, ayaklarım batıyor, susamışım.

Daha önceleri su bu taraflara inmezdi. İnsan ayağının kolay değmediği bir bölge, birileri gelip dere yatağını mı değişti ne? Çınar ağaçlarına kızıyorum “Bu kadar güzelleşmeyin, serpilmeyin. Ya bir gün birileri burayı fark ederse …” Birkaç ceviz fidanı büyümeye durmuş, sincap kullarımın işi olsa gerek. İnsan korkusu ile koparmak istiyorum, kıyamıyorum sonra.

Bir kent eskisinden geçiyorum.

Kim gelmiş, kim yaşamış, kim göçmüş?

Kaç bebek doğdu buralarda, kaç insan öldü?

Kaç insan öyküsü saklı bu harabelerde, kaç sevda, kaç kavga, ölüm….

 

Zaman daha körpe bir çocuk

Anasının memesine asılı

Hayat emer

Uzun

Kısa

İyi

Kötü..

Hayat gider,

Zaman kalır.

Ölümü hatırlıyorum, hiç olmayı… Yoktum-varım-yok oluyorum… Garip bir şey bu dünya ve amacımı sorguluyorum.

***

Kurbağalar kaçışıyor “Korkmayın” Diyorum “Ki siz insanın olamadığı yerde var olabiliyorsanız eğer, yaşamı sonuna kadar hak ediyorsunuz” Taşların arasında yengeçler, balıklar… Selam duruyorum yaşam mücadelelerine.

Yüzümü suya daldırıyorum. Ağzımın içine kaynıyor buz gibi su. Durup derin bir nefes alıyorum ve tekrardan suya daldırıyorum yüzümü. Tüm hücrelerim yenileniyor sanki.

Çınar ağacının altında uzunca bir yapı taşı ve yorgunum, biraz uzanasım var. “Hey! Yılan, çıyan, börtü böcek, gelin anlaşalım. Ben size dokunmayacağım ve sizde bana” Uzanıyorum. Çınarın dalları en sevdiğim türkülerden birini söylüyor…

***

Dozerler ve iş makineleri geliyor homurdanarak. Kanallar kazılıyor, ağaçlar devriliyor, sincaplar ölüyor… Tanrıları çaresiz.

Ardıç kuşu su içmeğe iniyor, su kurumuş…Konuyor kalkamıyor. Tüm ardıçlar kuruyor.

Keklik yavrularının kanını içiyor.

Kurbağalar taşlaşıyor.

Yılanlar, akrepler doluşuyor ağzımdan içeriye,

Çınar ağacı üzerimden çekiyor dallarını, güneş gözlerimden içeri akıyor,

Kaplumbağalar parmaklarımı koparıyor.

Uyanıp, olduğum yerde oturuyorum, ter-kan içinde…

Bir anne tilki ve yavruları benden yana korkularını yenip suya vuruyorlar kendilerini.

***

Öğleni geçmiş zaman. Tekrardan su içip numune şişelerini dolduruyorum -aklımdan hiç çıkmayan ölüm kocaman dağı; ormanı ve canlıları ile alıp gidecek –

Ama ben eminim ki bu suyun tahlilleri bozuk çıkacak…

Çünkü çıkmalı!

Çünkü bu dağ, bu orman, bu canlılar öyle istiyor,

Çünkü sincapların tanrısı öyle istiyor!

***

Numuneleri alıp yukarı çıkıyorum. Araba role istasyonundan gelip alacak beni ve daha çok yolum var.

Tam zirvedeyim, deli bir rüzgar –Sümbül mevsimi gelinmeli buraya, bayılıp kalınmalı-

Uzak dağlara bakıyorum. Buraları, bu dağları adım adım gezen ben miyim gerçekten? Her adımımda, her bir yerinde ömrümden parçalar bırakarak.

İlk aldığım maaşımı hatırlıyorum. Mesai içinde 29 bin lira. Kendime gülmüştüm. Dağ-taş dolaş gel aylık 29 bin... Acaba bu dağın, taşın her bir parçası ile tanış olmak, akraba olmak, dost olmak ne kadar bir bedel gerektirir? Hem kim para verip tanrı olabilir?

Sol yanıma dönüyorum, deniz… İki kolumu açıyorum yana – Martı olmak varmış şimdi…-

Son kez bakıyorum aşağı. “Hoşça kalın hepiniz ve ben buralarda olduğum sürece hoş kalacaksınız”

Bir kaç çift yaban güvercini aşağıya, suyun başına süzülerek iniyor…

***

Sorguladığım yaşamımın amacını buluyorum ; Sincaplara tanrı olmak, hatta tüm hayvanlara… Kollamak ve gözetmek.

Suyu bir yere verirken kurdun, kuşun hakkını da gözet” Diye öğütlemişti Kazım amca…

Unutmadım epé Kazım… Sende hoşça kal.

 

epé : Amca

Yorum (11) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/6/2008 - Avtio Eftelya / İnsanmışık

Kategori: denemeler



AVTİO  EFTELYA.

(Bir Acı Hayâl/Bir garip rüya)

          Köye yaklaştıkça heyecanlanıyordum. Sık sık adını duyardım ama bir türlü gitme imkanım olmamıştı. Hep merak etmişimdir. Geçip gitmiş insanların  izlerini aramış, izlerini bulmuş, yüreğimi burkmuşum.

***

          Eski bir Rum köyü. Köy kahvesi eski bir yapı. Çardağı, havuzu ve plastikleşen zamana inat; ahşap, gergicekli sandalyeleri. Sandalye dediğin biraz oynak olmalı, düşerim diye korkmalısın veya yaylanmalı arada bir. Az biraz da rahatsızlık vermeli / ki rahat olmayasın, eğleşip kalmayasın.

          Evler farklı. Bildik betonarme evlerin yanında birer biblo gibi duran Rum evleri  “Biz halen ayrışamadık, halen birlikte direniyoruz zamana karşı” diye bağırıyorlar ve ben ülkem ve onu bir zamanlar yönetenler için utanıyorum duvarlarına bakarken. Binlerce gözle gözlerime bakıyorlar gibi hissediyorum, gözlerimi alıp bu evlerin görmediği, göremeyeceği yerlere kaçırıyorum.

“Ne alırsınız?” Diye soruyor kahveci. Duyuyorum, duymuyorum. Bir süre sonra soruyu diğerleri için yineliyor. Çay, soda, gazoz v.s. Ben hiçbir şey almıyorum. Kimler oturmuş buralarda? Kimler neler anlatmış? Nasıl gülüşmüşler kahkahalarla, nasıl hüzünlenmişler susarak.

Ve nasıl sessiz kalmış burası?

          Koruk limonatası içerdim mutlaka diye geçiriyorum içimden. Böyle ekşimsi parmak üzümler sıkılıp içine birazda şeker atıldı mı ne güzel olurdu. Böyle küplerin içinden, serince.

          Evet Rum kahveci / Adı Yannis olsun./ Yannis bana koruk limonatası getirirdi. Sahi ona da amcamı derdim? Dayı veya. Rum bir amca yada dayı nasıl olurdu acaba? Albert abi geliyor aklıma, asker arkadaşımdı. Epey geç gelmişti askere, bense daha çocuk denecek yaşta. Dayıma benzetirdim Albert abiyi. Ne yapıyor acaba?

          Yannis beklide benim yaşlarımda olurdu kim bilir?

          Yannis geliyor asmaların arasından  elinde domino taşları ile. Gülümseyip geçiyor duvarların içinden öteye, bir başka aleme.

“Hiçte gülümsemedin giderken Yannis,

Yani o zaman,

Yani dönmemek üzere gidişinde,

Yani seni kovduklarında,

Şimdi gülümseyip geçtin, yürek kıpırtımı mı duydun Yannis? İçimin ezildiğini mi?”

          Bardaklara uzun süre dokunan kaşıklar sinirimi bozmuştur hep. Zeybek diye seslenilen katil suratlı  adam delicesine karıştırıyor çayını. Ortalıkta dolaşan, oyunlar oynayan kızlı oğlanlı ufacık çocuklar kaçışıp duvarların içine giriyorlar. Kızıyorum, kızgın bir yüz ifadesi ile bakıyorum adama. Tekrardan köye dönüyorum yüzümü. Dut ağacı niye ağlıyor ki? Dut ağacı çalıyor gözlerimi.

          Sabahmış, erkenmiş, gün yeni doğmuşmuş. Yannis sandalyelerini düzeltiyor kahvesinin. Göz göze gelip gülümsüyoruz. Ortak bir yol buluyoruz Yannis’le; Gülümsemek. Bir masa getirip koyuyor önüme, sonra bir bardak kırmızı dut şerbeti. “Hiç sevmem tadını be Yannis…”

          İnce bir ses rüzgar gibi deyip geçiyor. İnce, kadife, yumuşacık. “Kalimera” Kız gülümsüyor. Bir şeyler söylüyorum, bir şeyler söylüyor, ikimizde anlamıyoruz. “Me lene Eftelya”  İsmi olmalı. Gülümsüyorum yine ve ismim harf harf dökülüyor dudaklarımdan. Dutların arasında harfler görüyorum. Eftelya topluyor harfleri, masamın üzerinde birleştirip ismimi okuyor. “Kalimera Eftelya” Diye sesleniyor Yannis. Kız ona doğru dönüyor “Kalimera Yannis” Dönüp Yannis’e bakıyorum. Yannis suratını asmış, kızgınca. “Biraz önce göz göze gülümsemedik mi biz Yannis?”  Sıkılıyorum, dut şerbetinden bir yudum alıyorum. Kan tadıyor. Kan tatmıyor, bu düpe düz kan. Kim koydu önüme bu çayı? Kaç sigara içmişim ben? Yannis nereye kayboldu?

..........
Küsmüşük.

***

         “Kalkalım mı?” Diyor bir ses. Kalkıyoruz.

          Eğleşip kalmak için rahat sandalyeye gerek yokmuş demek ki. Rahatsız olunca da eğleşip kalırmış insan.

          Sokakları asfalta kirletmişler. Köyün dışına, yamaca doğru sokağın sonunda el yapımı yol var, uzayıp gidiyor. İnsanlar gidiyor, insanlar geliyor. Az önce kaybolan çocuklar fışkırıp çıkıyor duvarların içinden, ağaçlardan, çiçeklerden. Elimi uzatıyorum elimi tutuyorlar. Elimin içinden serinlikler geçiyor. Az önce çayını karıştıran adamın çayı tazelenmiş, kaşığını bardağa daldırmak üzere. Önce ben, sonra tüm çocuklar ellerimizle kulaklarımızı kapatıyoruz ve gülüyoruz deli gibi. Adam bize bakıyor, karıştırdıkça karıştırıyor çayını. Biz güldükçe kızıyor, kızdıkça karıştırıyor. Biz daha da gülüyoruz. Sonra patlıyor adam, kargalar üşüşüyor. Biz halen gülüyoruz. “Zeybekis öldü” Diye bağırıyor çocuklar.”Uyan narkisos” Nede güzel koktu, nergis zamanı geçeli epey oldu oysa.
.......... 

İlk baharmış çocuklar.

***

          Bir evin önünden geçiyorum. Alıkoyamıyorum kendimi, duvardan içeri giriyorum bir kadının peşinden. Ufak bir odaya giriyor, duvarda bir istavroz. Ben peşinde. Annem de odada, seccadesi, tespihi elinde. Kadınla bir şeyler konuşuyorlar. “Anne sen Rumca bilmezdin ki.” Benim odaya girmiş olduğumu görmüyorlar, ben onları görüyorum,duyuyorum ve dokunuyorum hatta; Güle değmiş gibi ellerim. Ezan okunuyor, çan sesi var. Bembeyaz kırlangıçlar uçuşuyor.

          İçeride bir sofra. Annesi bilirmiş acıktığını ve et sevdiğini. /Geleceğimi söylememiştim ki./ “Bu ne anne?” “Praso” Diyor diğer teyze, zeytinyağlıymış. “Ben hiç pırasa sevmem ki anne.”..          ” Eftelya, sen ne zaman geldin?” Hiçbir şey söylemiyor bana “Me sighorite” diye pırasayı alıp et yemeği koyuyor önüme. “Hayır, kalsın” diyorum. Yine o mahcup gülümseme, sonra tül olup sallanıyor  pencereye vuran rüzgarda.
          Ağzımda pırasalar büyüyor. “Yemekleri değişelim mi Yannis, hem sen et sevmezsin.”. “Ohi” Diyor. Anlıyorum. Abimin yıllar önce, çocukken bacağıma sapladığı çatalın yeri kaşınıyor. Annem gebe karnını elliyor dışarıdan, Yannis’in saçları okşanıyor.
.......... 

Kardeşmişik.

***

          Bir araba sesi; İğrenç. İrkiliyorum. Ben nal seslerine yatırmıştım kulaklarımı.

         Sonra beton evler birer canavar olup yutuveriyorlar şirin Rum evlerini. Ağızlarından gülhatmiler çıkıyor dışarı, gözlerinden sardunyalar. Saçları asmalardan. Belki şirin ama yinede canavar. İçine girmek istiyorum, vazgeçiyorum sonra. Arkadaşlarım gitmiş, peşlerinden adımlarımı hızlandırıyorum.

***

         Ben bu adamların birini  gelişinden tanıyorum. Koşuyorum, bir perdeyi delip geçiyorum. Adam mı uzuyor, ben mi kısalıyorum? Dizlerine sarılıyorum, şımarıyorum.  Yüzüme bir ıslaklık deyiyor; Balıklar. Babam balıktan dönüyor arkadaşıyla. “İyi balık yakaladık Hiristo”  Başını sallıyor Hiristo.
         Akşama mangalı yakacaklarmış, yanında türlü mezeler ve elbette rakı.” Gramofonu da kurduk mu” Diyor Hiristo. “Yok be Hiristo, iki kadehten sonra kendimiz söyleriz.” Ateşe odun taşıyorum. Amcamın anlattığı hikayelerden biri ; Ayn-i zeliha efsanesi ;  İbrahim peygamber geliyor aklıma. Önce korkuyorum sonra gülüyorum. “Ben kimseyi yakmayacağım ki” Ama gün gelecek Nemrut bu köyleri yakacak!

          Mangal közleniyor, kadınlar meze taşıyor, babam balıkları diziyor mangala. Bardaklar bir birine dokunuyor, biraz sonra bir daha….

          Bir kemençe inliyor hafiften, babam hicaz bir Rum şarkısı söylüyor.

“Ölürsem derin sulara atın beni,

Bedenim kayık olsun, ellerim kürek

Rumba rumba rumbala

Anlayamam nedendir bana derman ararsın

Tabiplerden derman bulmaz bu yürek”

          “Çok yaşayasın” Diyor Hiristo amca. 47 yaş çok mu oldu Hiristo amca? Demek ki seninde aran iyi değilmiş tanrı ile.

          Hiristo amca üçüncü kadehten sonra Kürtçe bir kilam söylüyor.

“mem naçar ı ji heyşete dı çu dur / mem çaresiz, insanlardan uzağa giderdi/

hemder ı dı bu dıgel şete kur         / derin nehirlerle dertlerini paylaşırdı/

ki: ey şıhbete eşke mın rewane     / ey benim göz yaşlarım gibi dökülen nehir/

be sebr u sıkuni, aşıqane            /ey aşıklar gibi sabırsız ve sükunetsiz nehir/

be sebr u qerar u be sıkuni                     /sabırsız, kararsız, sükunetsizsin/      

yan şıbhete mın tu ji cinuni?        /yoksa sen de benim gibi delimisin?/

 

          Sende çok yaşa Hiristo. “Tanrı ile seninde aran pek iyi değilmiş baba. Baksana Hiristo amcaya darmadağın oldu. Çok yaşasa ne fayda?” Hem kürtçeyi nasılda öğrenmiş, ben bile bilmiyorken.

          Sonra bir kez daha tokuşturup bardakları Münir Nurettin söylüyorlar birlikte

“Gül yüzünde göreli zülfü semen sây gönül,

Kara sevdaya yerler bi-ser-ü  bi-pay gönül

Demedim mi sana bana dolan ay gönül.

            Vay gönül, vay bu gönül, vay gönül ey vay gönül.

            Yar yalalelli, dost yalalelli…..

Bizi hak etti heva yoluna sevda nidelim,

Payimal eyledi ol zülf-ü semen-say nidelim,

Kul edinmez ki güzeller bizi illa nidelim”

 

            Gülüşüyorlar beraber. Dostluğa kalkıyor son kadeh, kardeşliğe ve nice güzel günlere…
.......... 

Dostmuşuk, güzel günlere inanmışık…

***

            Araba ha bire korna çalıyor. Arkadaşlar dönmüşler. Sandalyeden hiç kalkmak istemiyorum.

            Köyün kıyısına geliyoruz, arabayı durdurup aşağı iniyorum. Biraz daha aşağıda deniz ayaklarının altına geliyor insanın, oraya kadar yürüyorum.

Masmavi….

            Körpe bir zeytin  fidanı Eftelyaya dönüşüyor birden, ellerimi tutuyor…. Ama gitme zamanı…

“Avtio Eftelya” Diyorum,

“Hoşça kal” Diyor

Bir kelebek havalanıyor…

***

             “Foçaya iniyoruz” Diyorum, “Canım balık ve rakı çekiyor, kulaklarım Rum sirtosu”

             “Mesaideyiz” Diyor arkadaş.

             “Daha var” Diye yanıtlıyorum. “Mesai başlamadı ki. Ben henüz 1900 lerin başındayım.”

***

Ne Türk, ne Kürt, ne Rum, ne Laz….

Başka bir şey nede…

İnsanmışık…

                                                                                                        

                                                                                                              asivemavi36

Yorum (14) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

27/5/2008 - Tahir ağacı

Kategori: denemeler

 

Tahir ağacı

 

         "Yani Tahir'i sevmeseydi Zühre, Tahir çok şey kaybederdi Tahir'liğinden."

         Ufak boylu, kumral saçlı, yeşil gözlüydü  çilli kız.

         Saçları beline kadar inerdi ve severdi saç uzatmayı; kısa boyuna rağmen... Bende saçlarını uzatmasını severdim, hem de çok.

         Bir su ikiye böler yaşadığımız şehri. Bazen onu okulundan kaçırırdım. O  suyun yanına giderdik. İki yanı iki orman gibi. İki öte yan; Ancak kıyamet lazım birleşmelerine. Böyle yazmış şehir tanrıları yazgısını o şehrin.

         Bir ağaç; Diğer ağaçlara benzemezdi. İnadına ayrı yerde bitmiş. Genişçe dalları vardı ve tüm kuşlar ona konardı.

Ona eserdi rüzgar.

Bir tek o şarkı söylerdi.

         Bir ucu havada, bir ucu suda. Köklerinde yavru balıklar oynaşırdı.

         Diğer ağaçlara benzemezdi ....

         Bir ad koyalım dedik. Aşığız ya, illaki bir aşık ismi olmalı ve erkek egemenliği; Mecnun, Kerem, Ferhat.....

         Solcuyuz o zamanda ve hatta daha keskin. Dünyayı bir anda değişecek yüreklerimiz var. Ellerimiz kocaman. Ve Nazım okuruz.

         Madem ki aşktır. Madem ki kavga kaçaklarıyız. Madem ki kından çıkmış yüreklerimiz ve madem ki Nazım okuruz o halde Tahir olmalı adı.

         Güldü. “Gülme” Dedim. “Sende karşı kıyıdan bir Zühre seç kendine”

/Narin bir söğüt ağacıydı Zühre’si; Kendisi gibi. Tahir’in hemen karşısında. Dallarını açardı Tahir, Zühre’si görülmez olurdu gölgesinde. Kıskançtı....

Rüzgar eserdi.

Tahir  Zühre’ye şarkı söylerdi,

Zühre’nin saçları suya değerdi./

***

Oturduk Tahir ağacımızın gölgesine, saçlarını yüzüme serdim.

Elleri ellerimde;

Ufacık,

Sıcacık,

Titrek bir serçe yüreği....

/ “Bakma gözlerime” derdi “saralara tutuluyorum.” /

“Okullar tatil oluyor” Doğruldum, sırtımı ağaca yasladım. Uzun bir ayrılıktı okulun kapanması. Ben bir yana, o bir yana. Hem, o okulunu bitiriyordu....

“Karşı kıyı... Kıyamet gerek demiştin birleşmesi için” “Evet” Dedim. Durdu bir an, yerinden doğruldu Zühre ağacına baktı. Derin bir iç çekti. “Niye?” dedi. Ne niyeydi? “Niye Zühre’yi bana karşı kıyıdan seçtirdin?”

İlerideki köprüye baktım “Üvey” Dedi....

Sustuk bir süre. Ellerimi sıkıca tuttu, gözlerime baktı. Başımı eydim, çenemden usulca tutup doğrulttu.Saralara tutulmadı. Korkuyordum. ”Bizim yazgılarıdamı şehir tanrıları yazmış?”

...........

Bir otobüs kalktı şehirden, bir daha da dönmedi....

***

Uyunmamış uykular rüyasıydık

Her gece

Çöpçüler şehri istila edende

Son yıldız düşerdi suya

Ardından güneş

Biz mahmur sabaha karşılarını salardık uykuya

Son çöpçü yığardı öykülerimizi

Bir sigara yakardı

Sonra ateşi verip altına

Geçip karşı kaldırıma keyifle seyrederdi

Uyur uyanık koşardım

Kan revan

Öteki ucuna şehrin

Bir sen gittiğini kurtarırdım,

Bir ben kaldığımı....

Elimde bir Tahir,

Bir  Zühre yaprağı....

Uyunmamış uykular rüyasında....

/Bu Selda iyi kız, sesi yüreğimi titretir/

"Hâla duruyorsa yeşil elbisen

Onu benim için giy

Saksıdaki pembe karanfilde çiğ

Ve bahçende yorgun bir kuş görürsen

Beni unutma..."

...........

Tahir, bir gece kendini Kerem sanmış. Balıklar oynaşmış alevlerin ışıltısında sabaha kadar.

Zühre karşı kıyıda...

Sessiz, çaresiz.

Bir zaman sonra bir çingene sepetine teslim etmiş dallarını.

Gövdesi Kerem gibi,

Yana yana....

***

Ne zaman bir su başı görsem,

Ne zaman bir söğüt ağacı

Yüzümü gömerim dallarına Zühre'nin

Saçlarını koklarım

Otobüsler kalkmadan....

***

Ve ben

Halen alacaklıyım

O şehirden....

Yorum (16) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/2/2008 - aşık ile maşuk / yada sokağımızın sakız hanımı ile mahur beyi

Kategori: denemeler

 

Pir var imiş

Bir yok imiş...iz

Evvel zaman içinde

Aşıkla Maşuk var imiş....

Kavgaları cüceden

Sevdaları devasa...

Ölüm gelmiş geceden

Önce maşuk

Sonra aşık....

Karışıp ayazlara

....

Hayat dediğimiz şey meğer bir bulut imiş

 

 

İsmi Kurban’dı. Bayram günü doğmuş olmalı yada oğlan olsun, kurban olsun adına konmuş bu isim.

Okulun köşede sımışqa ( günebakan ) satardı. İşaret parmağının yarısı kadar siyah çekirdeklerdi, sadece onda bulunurdu. Sim siyah, kavrulmuş. Yedikçe yiyesi gelirdi insanın ve o, en iyisi olsun diye kendi ektirirdi günebakanları.

Her gün için bir çanta sımışqa doldurup götürürdü ve çoğu zaman öğlen oldu mu biterdi işi. Fazlaya tamahı yoktu, kanaatkardı. İşi bitince Zöhrep teyzenin istediklerini çantasına doldurup evine dönerdi. Hoş ihtiyacı da yoktu sımışqa satmaya ama alışkanlıktı işte. Her sabah tanıdıkları görmek, ayaküstü birkaç sohbet etmek için bir bahaneydi belki de...

Bizler eski kitapların yapraklarını kıvırıp külah yapardık ona, içine sımışka koysun diye. Bir gün külahı açıp okumuş ve bize bir daha kitapları yırtmayı yasak etmişti. Dahası saman kağıtlar alırdı toplar halinde kitaplara dokunmayalım diye...

Birkaç tane ineği, koyunu vardı,bir haylide babadan kalma tarlası. Mahallemizde hiç yoksul insan olmadığından sabahları birkaç litre sütü başka mahalledeki yoksul evlere verir öyle giderdi tezgahının başına. Her gün bir eve bir kap dolusu yumurta verirlerdi ve sokağımızdaki her evin bir çocuğunun tavuğu varmış onların tavuklarının içinde.

Zöhrep teyze varlıklı bir ailenin kızıymış ama “aşk” sahidenmiş o zamanlar, iç-tenmiş. Güvenmek yetermiş ve güvenilen her kim ise çabası bu üzre imiş... İnsan zamanıymış. Aşk ve güven samanlığı seyran edermiş....

Kayınpederinin “Bu adam sımışqa mı satıp seni geçindirecek?” Sözüne inat nafaa memuru olmayıp okulun köşeyi mesken tutacak kadar da inatçı imiş Kurban amca....

Havanın açık olduğu her gün akşama doğru ahırın damında semaver yakıp çay yaparlardı. Güvercinlere yem atarlardı ve o saatlerde güvercinler sadece onların damına konardı. Konuşurdular onlarla, oynaşırdılar.

Çocukları okuyup şehirden gitmişlerdi, avuntuları bizlerdik, birde Zöhrep teyzenin kedileri.

         Hiçbir kaygıları yoktu. Ölümlük bir kaş kuruş para biriktirmiş, Zöhrep teyze kurban amcayı,       Kurban amca Zöhrep teyzeyi mahalleliye emanet etmişti, gözleri arkada kalmayacakmış...

Kimin başı ağrısa, kimin bir sıkıntısı olsa o kişinin yanındaydılar. Biri sokağımızın babası, diğeri annesiydi.

***

Ehlikeyifti kurban amca. Çayını alır, gazetesini açar, birde sigara yakardı. Zöhrep teyze gramofonu kurardı. Yaz mevsimiyse eğer kısır dut ağacının altındaki divana uzanırdı. Kış mevsimi ise keyfine göre dizayn ettirdiği, Zöhrep teyzenin rengarenk çiçekleri ile dolu genişçe camekanın içinde keyf ederdi.

Bahçesinde çilekler yetiştirirdi / halen burnumda kokusu/

Birkaç haftada bir mutlaka mangalda sucuk yapardı ve komşu evlere lavaşların içinde gönderirdi.

Bazen dağa giderdiler büyüklerimizle, tomurcuk kar getirirdiler. Hanımlar çeşitli meyve reçellerini sulandırıp dökerdiler üzerine.

Faytonlar dizilirdi, içlerine doluşup pikniğe giderdik. Telsizdeki büyük ıhlamur ağaçlarının ortasına bir battaniye gerer, Zöhrep teyzeyi oraya yatırır sallardı çocuklar gibi.... Etler pişirilirdi, bolca balık tutulurdu, erkekler bir köşeye çekilip rakıları açardı. Kurban amca keyiflenirdi. Gramofonlarda dinlediğimiz şarkılardan birini seçer ve başlardı söylemeye... / Sazlar çalınır çamlıcanın bahçelerinde, Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde, Bir taze emel var bu kızın handelerinde/ Sonra gelirdi eşinin yanına kulağına bizi utandıracak bir şey söylerdi  sadece ikisinin ve biz çocukların duyabileceği ses tonuyla. Zöhrep teyzenin fındığımsı burnuna dokunurdu parmağının ucuyla / acaba o anda sarılma isteğinin bastırılması için miydi bilmem./

Ve her piknikte “Rakıname” okurdu...

Tiyatroların, sinemaların müdavimiydiler...

Özenirdik....

Bir çoğumuz plastik ufak bidonlara sımışqa doldurup sokak başlarında “Beş bardağı Yirmi beşe” Diye bağırdıysak ta asla o olamadık. Keramet sımışqa da değilmiş....

 

***

Bir gün yağmura yakalanmış, eve varırım diye sığınmamış bir yere. Sonra hastane, sonra tahliller, filmler.... Amcam Erzurum’a Üniversiteye götürmüş, yapacak bir şey yokmuş.... Önce sokağımız, sonra mahallemiz, ardından onu tezgahında göremeyenler doluştu evine. Helallik alacak ne kadar insan vardı?

Gün geçtikçe daha da ağırlaşmış, konuşamaz olmuş. Adettendir “Canın ne ister?” diye sormak. Her kes soruyor, o gözleriyle hiçbir şey der gibi bakıyordu....

Yemeden içmeden kesilmiş. Her kes hazırlıklı, tedirgin...

Zöhrep teyze “Canın ne ister, sana ne yapayım” Diye sormuş...

"Üzüm" demiş zor bela çıkarabildiği sesle...

Kış, zemheri... Haber salınmış Ege’de oturan akrabalara son isteği diye. Bulunup yollanmış.

Hanımı üzüm koparıp yediriyormuş."Nereden?" diye sormuş "Manisa'dan yolladılar, sen istedin ya"...Gülmüş... "Hep söylemek isterdim de söyleyemezdim. O gün sen ne istediğimi sorduğunda “üzüm gözlüm” hiç bir şey istemem diyecektim"

3 yıl yaşadı ehlikeyif amca. Doktorların inadına mıydı yoksa üzüm gözlüsünün hatırına mı bilinmez...

Önce üzüm gözlüsü gitti, ardından o...

Kazmanın yere saplanmadığı soğuklardı... Üzüm gözlüsünün eliyle yoğurduğu tezeklerin ateşinde yumuşattık toprağını...

*** 

Not: Bu gün 14 Şubat,  Kurban amca ve üzüm gözlüsü ile o güzel, insanlık kokan sokağımızın anısına....

 

                                                                           asivemavi36

 

Yorum (24) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

2/2/2008 - BÜRÜMCÜK

Kategori: denemeler

 

            İşe geç kalıyordular, aceleyle bir şeyler giyinip servise yetişmeliydiler. Gardırobu açtı, gözü bu gün giyinmek istediği lacivert elbisesine ilişti, hem havada uygundu o elbise için. Birkaç gün sonra sıcaklar iyice bastırdı mı o boğucu kentte artık koyu renk elbise giyinmek olanaksızdı. Hem özel bir gündü bu gün....

            Elbiseyi yatağın üzerine bırakıp banyoya gitti. Sakalları idare ederdi. Elini yüzünü yıkadı, başının yanındaki saçlarını dökülmeye başlayan kısımlara yapıştırmak için ıslattı, birkaç kez yapıp bozdu sonunda nasıl durmasına karar vermiş olmalı ki çıkabildi banyodan.

            Elbisenin ütüsüz olduğunu fark etti, üstelik kırış kırıştı.

            İşe gitmek için hazırlanan eşiyle göz göze geldi. Yutkundu, konuşamadı sadece gözlerine bakıp eşinin bakışlarını elbiseye çekti. Eşi benim halime bak der gibi kendi elbiselerine baktı. Onunda giysileri iyi halli sayılmazdı, ütüsüz, kırışıktılar. Derin bir iç çekti, bir şey demeyeyim istedi ama böyle de olmazdı ki. Sonra eşinin işi geldi aklına. Onca kişiye yanıt yetiştirmek, iş yetiştirmek, kentin boğucu trafiğinde saatlerce yol işkencesi, iki yaramaz çocuk... Onunki de bayağı yorucu ve yoğun bir hayattı.... Yorucuydu ama kırışık elbise ile de işe yollanmazdı ki insan, ne derdi insanlara.

            Eşi anladı, başka elbise önerdi. Hayır olmazdı, illaki lacivert. “Aslında moda Biliyormusun?” Dedi hanımı. “Nasıl yani?” “Şimdi bürümcük kumaştan elbiseler moda” Bilmiyordu, hiç duymamıştı da bürümcük kumaşı. “Sabah gidip, akşam çıkıyoruz işten, kimi kimseyi gördüğümüz mü var ki?” Diye destekledi bürümcük lacivert elbiseyi giyindirme önerisini. Hatta elbiseleri elinde yoğurup buruşturdu elinden geldiğince.

            Bir yandan elbiseleri giyerken bir yandan bürümcük ne menem bir şeymiş diye düşünüyordu. Dairede hiç bürümcük giyinen yoktu, hem güzel giyinenlerden biriydi önce garipsenir sonra birkaç kişi daha illaki alırdı bürümcük kumaşlı elbiselerden.

            Gömleğini giyindi, kravatına baktı, onlar ütülüydü, keşke onlarda bürümcük olsalardı. Kırıştırsa mıydı onları da? Hayır, kırıştırmamak lazım, bazen giysilerde tezatlık güzel duruyor.

            Bazıları elbisesine bakıyorlardı, bürümcük kumaştan lacivert elbisesine. Gözlerinin yanıyla süzüp geçiyordu onları. Sorsalardı anlatacaktı elbisenin kırışık değil de bürümcük kumaştan olduğunu. /Bürümcük elbiselerini çok sevdiğini, herkesin dikkatini çektiğini, hatta kıskanılacağını çocuksu bir tavırla anlatıyordu hanımına./

            Sahi neydi bürümcük? Söylemesi kulağa hoş geliyordu. Ufacık, minicik, tatlı bir şeyi andırıyordu kelimenin söylemi. Bürümcük.

            “Bu elbise neden ütüsüz?” Diye sordu arkadaşı. Gülerek baktı arkadaşının zavallı, bilgisiz haline.

            İşlerini toparladıktan sonra eşinin çalıştığı servise indi, bir sigara yaktı, bir kahve söyledi. Koltuğa oturup yayıldı, oturduğu yerde alan genişlettikçe daha çok dikkat çekiyordu elbisesi.

            Kahveyi getiren garson çocuğun pantolonu jilet gibi ütülenmişti. Hanımının gözlerini yine sürükleyerek çocuğun pantolonuna getirdi, sonra kendi elbisesine. Eşi, yüz kızartısı görülmesin için başını önüne eydi. / Dışarıdan araba gürültüleri, insan sesleri doluyordu içeri. Eşi evrakların arasında kaybolmaktan gelişi sayesinde şimdilik kurtulmuştu.... Şimdilik / Adam utandı yaptığı hareketten, iç çekti. Bir an uzanıp hanımını alnından öpmek istedi. “Bu gün işim yok, aşağıdan bir alışveriş yapacağım, dönüp sana yardım ederim” Dedi....

            Yan masadaki hanım hınzırca gülerek elbisesinin kumaşını sordu. /Eşi anlatmış olmalıydı./  “Bürümcükmüş” dedi. “O ne oluyor” Dedi. “Bilmem.... Kulağa hoş geliyor, minicik bir şey algılıyorum, sevimli, eşek sıpası gibi....” Gülüştüler.

            O gün, onun bürümcük elbisesi stresli bir günü kurtarmıştı. Aslında tüm daire ona teşekkür etmeliydi.

            Akşam servisten iner inmez arabalarına götürdü hanımını, kendisi yukarı çıkıp çabucak geri geldi. Kontağı çevirip, parktan çıktı.

            Mütevazı bir lokantanın önüne park etti. Uzanıp arka koltuktaki hediye paketini verdi hanımına. İçinde bürümcük kumaştan güzel bir gömlek vardı.

            Hanımı anlamsızca baktı, adam gülümsedi.

            “Hangi aydayız?” Diye sordu. Hanımı yanıtladı “Peki hangi gün?” Onu da yanıtladı. Fazla üstelemedi adam.

            Masaya oturdular, yemeklerini yediler. Kadın alkol almıyordu, eşi birkaç kadeh rakı içti.

            Garsonu çağırdı, peçeteye yazdığı bir isteği şarkıcı hanıma yolladı. Bir şarkı sonra istediği parçayı söylüyordu şarkıcı. “ Benzemez kimse sana, tavrına hayran olayım” Eşinin gözlerine baktı, ellerini tuttu.”Bakışından süzülen işvene kurban olayım” bölümünde eşlik etti şarkıcıya, hanımının gözlerine bakarak....

            İkisi de durdu bir an. Uzanıp hanımını alnından öptü. “İyi ki seninle evlenmişim bürümcüğüm... Seni çok seviyorum.”

            Kadın kalkıp eşinin yanına geçti, başını omzuna yasladı. Bürümcük kumaştan ceketin yakası ıslanıyordu.....

            Adam cebinden aylık harcama planını çıkardı, sigaranın üzerini çizdi, yerine kuru temizleme gideri yazdı.... “Sigarayı aslında seninle daha uzun yıllar kalayım için bırakıyorum” dedi....

            Kadının saçlarına düşen yaşlar süzülüp bürümcük ceketi daha bir ıslatıyordu.....

            “Biliyormusun?” Dedi kadın, “Lütfuma çoktan ermişsin”....

 

                                                                                                                   asivemavi36

 

Not : Bürümcüğü giyinen ben değilim. Hem ben kelde değilim, romantikte :)

 

Yorum (17) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/7/2007 - BEKARLIK SULTANLIK - MIŞ !!!

Kategori: denemeler

MUSAKKA

Bekarlık sultanlıkmış!!! Kim demişse yalan demiş...

Ohh ne ala....

            Yaz bekarlığı. Hanım çocukları da aldı gezmeğe gitti  Bursa’ya.... Hoş bende gideceğim Bursa’ya ama zamanı değil şimdi.

            İlk gün çok güzel, daha doğrusu gece güzel. Oturduk değirmende arkadaşlarla, açtık rakıları, verdik sohbetin demine. Ne iktidar kaldı, ne muhalefet zor bela anlaştıkta CHP yi iktidar yaptık. Kör, topal gider birkaç yıl. Tabi BAYKAL alışık değil iktidara, hazmedebilirmi bilinmez.

            Gece eve tok karınla geldim, ne bir şey yiyesim var, ne içesim. Açtım balkonları, çektim tülleri, uzanıp kanepeye......

            İkinci gün Pazar. Arkadaşları gördük, sohbet, muhabbet akşamı ettik. Akşam.... Evli evine gider, bekar nerde akşamlar? Bir hüzün ki sormayın gitsin. Sonra dedim ki kendi kendime “ Be adam daha 24 saat olmadı ayrılalı ne bu hüzne gark olmalar? Git evine, bak keyfine.”

            Keyif, evet keyif hem de gerçekten !!! Dolap tam takır. Ya ben ne yiyecem? Be insafsız peynire varana kadar almış götürmüş. Yahu bari zeytinleri bıraksaydın, hem Bursa zeytin yeri ne yapacaklar zeytini orada? Neyse et atarım ızgaraya iki parça / diye düşünüyorum / bom boş !!! Onları da götürmüşler !!!  Adamda Allah korkusu olmayınca olmuyor işte. Bu saatte gidip marketten bir şeyler almakta olmaz, daha doğrusu üşeniyorum. Sigarama bakıyorum epey var, keşke azalmış olsaydı bahane eder giderdim markete.... Aç karına sabahı beklemek hiçte güzel bir şey değilmiş söyleyeyim size...

            Ve sonraki günler.... Evde tüm yemekler zeytinyağlı pişer bizde, hal böyle olunca dışarıda yemek yiyemiyorum. En güzeli tavuk almak, hafif en azından. Bir kez, iki kez yenir tavuk ama üçüncü kez sofrada bir birinize bakar durursunuz. Birde kebap türü yemeklerle beslenmek rahatsız ediyor insanı, arada bir çorba falan şart, yağlı, sulu yemekler.... Mesela musakka, nasıl yapılırdı bu meret? Hanıma telefon edecem ama kurum kurum kurumlanacak. Beş günde ne hale geldi diyecek.... Musakka düşmüş aklıma bir yandan.

            Sabah bayanlardan biri “ Bekarlık nasıl gidiyor?” demez mi? Yakalandın kendi dilinle ablam....”Musakka yaptım” dedim. Saf kadın birde nasıl yaptın diye sormaz mı? Ahanda sonun geldi senin...

Başladım anlatmaya:

            “Bahçeden fasulye falan toplamıştım, domates, biber.” Lafımı böldü “Fasulyemi?” “evet” dedim “fasulye” ”Eeee devam et”  Dedi garibim. Keklik tuzağa gelir gibi geliyordu da haberi yoktu. “Fasulyeleri inceden kıydım. Domatesleri küp şeklinde doğradım, biberleri halka halka...” Yine müdahale etti “Musakka yapıyorsun değimli?” “hı hı” dedim. Hiç öyle bakmamıştı, aval avaldı... “Sonra dövülmüş etleri dizdim tencereye. Biraz suyunu çektikten sonra fasulyeleri, biberleri, domatesleri kattım sırayla. Tuzunu ekledim, birazda su katıp pişmeye koydum” Yine girdi araya “Dövülmüş etler?” “Ablam müdahale etmezsen anlatacağım” Gibi sert bir çıkış yaptım. “ Gerçi yağı unutmuştum, onu sonradan ekledim.” “ Bi dakka, bi dakka... Şimdi bu musakkamı oldu?” “Heeee musakka, başka ne olabilir ki? Ama nefis olmuştu” dedim.

            Elini çantasına götürdü, sigara arıyordu. Sigara ikram ettim. Bir nefes çekti, durdu bana baktı “Musakka” dedi “ Evet” dedim. Başını salladı, gülümsedi. Derin bir nefes çekti bu kez, üç dört nefese bedel. Sigaranın dumanı ayak parmak uçlarına kadar inmiş olmalı diye düşündüm.

Yan odaya telefon açıp bayanları çağırdı. Bire bir benim musakka tarifimi anlattı onlara. Yok efendim olmazmış, o musakka değilmiş, o yemeğin adı bile yokmuş, kendi icadımmış, eşimin kıymetini anlamalıymışım gibi bir sürü laf.

Hanımlar hanımlar kendinize gelin!!! Yaptığım düpe düz musakka, ben böyle bilirim o kadar !!! Böyle yaparım. Aksini iddia eden yapar getirir bakarız.

“Tamam olum”  Dedi elini masaya vurarak “Yarın sana getireceğim musakka, gör bakalım nasıl olurmuş” / Ahanda düştü../

“Neyse” Diye devam ettim “ Birde pilav yapmıştım yanında ama beceremedim, lapa olmuştu” Sağ olsun pilavı da biri üstlendi. / Cacık ve ekmek içinde bir şeyler yapabilirdim aslında ama anlatmaya fırsat vermediler, bana bakarak aralarında konuşup gülüyorlardı./

O geceyi de kuru yemekle geçiştirdim. Yarın sulu yemek yiyecektim, o hayalle uyudum.

Yarın sabah yemekler odamda duruyordu ve bayanlar. Bir hava bir hava ki sormayın gitsin. Sanki bana Babil’in bahçelerinden üzüm getirmişler!! Teşekkür ettim ama benim yaptığım musakkaya hiç benzemediğini söyledim biraz kabalık ederek. Araziye giderken evde dolaba koyup geçtim araziye.

Arazi dönüşü yemekleri çıkarıp ısıttım, kendime zahmet verip cacıkta yaptım, kurdum sofrayı. Çok nefis yapmıştılar gerçekten. Hem de üç gün yerdim ben bu yemeği.

Erkenden odama geldiler, geceden uyumadıkları belli. “Gördün mü musakka nasıl yapılır?” diğeri “Pilavı da öğren bari” Diyerek böbürlendiler. Beğenip beğenmediğimi sordular. / Elbette beğenmiştim / Ama bende tafra bol. “Elinize sağlık, güzel olmuştu... Ama...” Ama sı da neymiş? Gibi bir ses çıktı çok sesli kadınlar korosundan... Tırstım. “Ama sı şu ; Patlıcanları incecik  doğrayacaktınız, yağını biraz daha süzebilirdiniz ve normal kıyma yerine satır kıyması daha bir güzel olur musakkada. Ayrıca ; biraz da domates sosunun kıvamı tutmamıştı. Pilava gelince ; Önce pirinci haşlayıp sonra kızdırılmış yağa dökerek demlenmeye bırakacaktınız. Yinede sizlere 8 er puan verdim, mert tarafıma denk geldiniz.”

Durdular. Bir birlerine baktılar. Ağızları açık... Yine hep bir ağızdan “Sen biliyormuşsunnnnn !!!” sesi yükseldi. “ Yes” dedim.”Biliyorum elbette ama üşeniyorum yapmaya, birde yemek kaplarınızı yıkamadan getireceğim haberiniz ola.”

Hep birlikte güldük, göreve çıkmadığım bir gün hepsine bir öğlen balık yemeğe götürme sözü verdim ve ekledim;”Sağ olun, teşekkürler. Yemekler gerçekten nefisti. Kaç gündür tavuk yiye yiye tavuğa dönmüştüm, arazide karşıma  tilki çıkacak diye ödüm kopuyordu.”

Güldüler, çok yaşamamı dilediler, bir renkmişim orada... Sağ olsunlar.

Araba hazırmış, göreve çıkıyorum. Patatesleri mantıya haşlandıktan sonramı, yoksa öncemi atacakmışım?

Yemediler...

Mantı sevmediğimi biliyorlar...

***

Arkadaşlarımla asla bir birimizi kırmayız, yardımlaşmamız had safhada. Bir birimize olan güvenimizle hiçbir kuşku duymadan bir birimizin her yaptığı şeyin altına çekinmeden imzamızı atarız. Dostluktur diğer adı... Öyle ya; ailelerimizden daha çok arkadaşlarımızla birlikteyiz...

Kardeşçesine...

                                                                                              asi ve mavi 36

 

 

 

             

 

Yorum (11) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Sadece sen... Zati en !!!

Kategoriler

...
...