7/5/2009 - Halis Abime...

SEVGİLİ HALİS ABİM
Aslında bloğa bir süre daha dönmeyecektim, sebebini mailde ablama anlatmıştım. O kötü haberi aldığımda berber koltuğundaydım. /Hayatta en sinir olduğum şey berber koltuğu ve dişçi koltuğudur./ Her zaman bir bahane arar, işimin çabuk bitirilmesini isterim. Hatta saç traşımı yarım bıraktırdığım çok olmuştur. O gün, sen telefon ettiğinde berber koltuğunu bırakıp kalkışım asla bir kaçış değildi, bir bahanede değildi. “Hastayım” dediğini anımsıyorum, radyoterapi, kemoterapi v.s. Sonra neden öyküm ablamı istedim telefona onu da bilmiyorum. Ablamın sanki ben üzülmeyeyim için, rahatlayayım için yumuşak, sevecen sesi. Sonra göğsüme bir yumruk olup tıkanan nefesim. Sonrası alışkanlık galiba ya da; İnsanın zorluklar, çaresizlikler karşısında baş eğmesi… Belli aralıklarla devamlı arıyorum, çoğu zaman telefonun kapalı oluyor. Her zaman aramayışımın nedeni ise telefondan uzak durmanı istediğimdendir. Birkaç arkadaşıma söyledim rahatsız olduğunu. Hepsi üzüldü ve hepside sizin hakkınızda güzel şeyler söylediler, iyi dileklerde bulundular… Bu gün buradan rahatsız olduğunu arkadaşlarıma duyurmayı düşündüm ve kusura bakma ama telefon numaranı da yazacağım babacığım. Belki arkadaşlarım aramak ister ya da bir mesaj çeker. Buraya ilk geldiğimi hatırlıyorum, Blogları okuduğumu, İçlerinden bazı blogda takılı kaldığımı, Bu bloglardan ikisinin senin ve ablamın blogu olduğunu, Kolay arkadaş eklemezliğine rağmen beni arkadaş olarak kabul ettiğini, Bana methedici sözler yazarak beni motive ettiğini, Yorum konusunda kimselere uğramazken, kimselere not düşmezken bana o güzel kelimelerinden yorumlar düştüğünü, Ve dahi gizli-saklı gelip yazılarımı okuduğunu, Sonradan yazılarımı kopyalayıp benim yazılarım için bir dosya oluşturduğunu… “Bu adam benim babam” Demiştim… Ki… ben, kimseye ağzımı doldurup “Baba” diyebileceğimi hiç beklemezdim kendimden. Aklıma geldi… Sahi biz kaç kişiydik baba? Arkadaşlar geldi, Arkadaşlar gitti… Arkadaş listeme batkımda… Eski, çok eski arkadaşlarımızdan… Sen /halisabi/, ablam/oykum57/, hazanmevsimi, Polyanna, Sedencik, mutfaksolisti, yeğen /egeden/, bethesna, eylemce, oya, ozgan, yust, sabahyıldızı, jadore, moongul/yeterböcek/, /deli kızımız/ baharla… /Hoş bunların bir kısmı yazmayı bıraktı ya… Ben yinede kıyıp silemiyorum ve bir gün dönerler umuduyla bekliyorum./ /Elbette listemize aldığımız arkadaşlarımızın hepsi değerli ve güzel insanlar, sonradan arkadaşım olan diğer arkadaşlar lütfen kusura bakmasınlar, ben burada ilk blog arkadaşlarımızı yazdım./ Demem o ki babacığım O zaman bu blogda bir aile havası egemendi, tahsilimiz, birikimimiz ne olur olsun. Metropol insanı ya da taşra insanı olalım, güzel şeyler paylaşıyorduk. Tam anlamında olmasa bile bir entelektüellik vardı, bir nezihlik vardı. Ve güzel şeyler paylaşıyorduk. Ben hiç yalnız kalmayacağımıza inanıyordum, bir aile olabileceğimize, bu birlikteliğin ömür boyu süreceğine, bir birimizin iyi ya da kötü günlerinde hep bir birimizin yanında olabileceğimize inanmıştım… Kimilerimiz gitti, kimilerimiz kaldı ve bizler birkaç kişi inatla kalmaya devam ediyoruz… Ne mutlu bize… Gidenleri terk ettiğimiz için birazda buruğum işin doğrusu. Hani der ya şair “Kalandır aslında terk eden” Keşke o arkadaşlarımız ve o arkadaşlığımız devam etseydi ve hepimiz birden gelip seni ziyaret edebilseydik…

Üstteki resim… Görüyorsun değilmi o çınar ağacını babacığım. Ben onun adını “Yaşama Sevinci” koymuşum. Bir dere yatağında. O dereden kış ve bahar aylarında öyle deli bir su akar ki anlatamam. Beş yüz-altı yüz metre kadar aşağısındaki köprüyü boğup geçer. Sel öyle kayaları çarpar ki gövdesine; Tartayım desen kantarları parçalar. O çınar inatla ve korkunç bir sabırla yaşamaya devam eder. İlk gördüğümde o çınarı dere yatağında yapayalnızdı. Her sene birileri inatla dallarını koparır, birileri gövdesinin yanında ateş yakar. Ama o yinede her bir yerinden tomurcuklar atar, sürgünler sürer, filizler yetiştirir; Yaşam fışkırır her bir yanından. Her bahar yanında zakkumlar, cevizler, söğütler yetişir ama ilk taşkında hiç biri dayanamaz, zor karşısında kendilerini yığıp giderler… O çınarın; “Yaşama sevinci” min yaşamaya karşı kararlılığına hayranım. Çoğu zaman işim olmazsa bile yolumu oradan geçirtir, gider onu görürüm ve “Budur” Derim… “Yaşam budur, bu kadar tatlı, bu kadar mücadele gerektiren bir olgu” Gerçekten saygıyı gerektirecek bir mücadele onunkisi ve dünyadan alacağını sonuna kadar almadan gitmeye niyeti yok… Çok kararlı… Unutmadan bunu da söyleyeyim. O ağaç var ya, onun bir tarafında bir çınarcık daha büyüyor. “Yaşama sevinci” sırtını suya vermiş, siper olmuş o ağacı taşkınlardan koruyor… Yani babacığım, sen anlarsın ne demek istediğimi. Ben bu yıl o ağacı rutinimin dışına çıkarak evvelisi gün bir kez daha ziyaret ettim ve resmini çektim. Senden ne istiyorum biliyormusun babacığım? Sen çınar olduğunu hatırla lütfen… Seni seviyoruz. Geçmiş olsun sevgili babacığım.
NOT: Sevgili arkadaşlar. Blog arkadaşlarımızdan sevgili halisabi'miz bir hastalıkla mücadele veriyor ve ben bu mücadele sırasında halisabi'nin yanında yer almamız gerekliliğine inanıyorum. İsteyen arkadaşlar www.blogcu.com/halisabi bloguna mesaj yazabilir, isteyen arkadaşlar yorum kısmına yazarak bende telefon numarasını alabilir... Şimdiden hepinize teşekkürler ediyorum...
|